CENAZELERE DAİR HÜKÜMLER VE BİD’ATLERİ
MUHAMMED NASURU’D-DİN EL-ELBANİ
ÇEVİREN:
M. BEŞİR ERYARSOY
Rahman ve Rahim Allah’ın Adı İle;
Yeni Baskı İçin Önsöz:
Şüphesiz hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım diler, günahlarımızı bağışlamasını niyaz ederiz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayet verdiğini kimse saptıramaz. O’nun saptırdığına da kimse hidayet veremez. Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O bir ve tektir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür.
Şu anda elinizde tuttuğunuz eser -yüce Allah’ın izniyle- faydalı bir kitab olan “Cenazelere Dair Hükümler” adlı eserimdir. Bu haliyle yeni bir şekil, yeni bir kılık ile karşınızdadır. Görenleri sevindirecek, araştırıcılara faydalı, öğrencilere yararlı olacak bir şekilde sunulmaktadır.
Bu baskıda açıklamamız ve okuyuculara tanıtmamız gereken yeni birtakım değişiklikler ve ekler bulunmaktadır. Bunları aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:
1.Fıkha ve hadise dair bazı faydalı bilgilerin ilavesi,
2.Dipnotlarda verilen bilgilerin çoğunun kitabın metnine -okuyucunun düşünceleri kesintiye uğramasın ve müteselsilen devam etsin diye- alınmış bulunmaktadır.
3.Kelime ve harfleriyle kitabın harekelendirilmesine gösterilen itina.
4.Sonradan farkına vardığım yahutta vardırıldığım bazı yerlerdeki hataların tashih edilmesi.
5.Okuyucunun daha kolay bir şekilde faydalanmasını sağlayan kitabtaki birtakım bahis ve meselelerden yararlanmayı kolaylaştıran ilmî birtakım fihristlerin eklenmesi ve buna benzer çeşitli ilave ve faydalı bilgiler. Bunlar gerçekten gözü aydınlatıcı, zihin ve akıllara faydalı olacak şeylerdir.
Gecikmeden söylememiz gereken bir husus da şudur. Bu baskı bu şekliyle ve bu fazlalıklarıyla daha önceki bütün baskıları hükümsüz kılmaktadır. Ayrıca bu baskı Riyad, Mektebetu’l-Maarifin katıksız bir hakkıdır. Bu hususta kimsenin onunla çekişme yetkisi yoktur.
Yüce Allah hakka doğru giden yolda adımlarımızı doğrultsun.
Allah’ın salât ve selamı, bereketleri, Peygamberimiz Muhammed’e, onun aile halkına ve ashabına…
“Allah’ım hamdin ile seni tesbih ederim. Senden başka hiçbir ilah olmadığına şehadet ederim. Senden mağfiret diler, sana tevbe ederim.”
2.4.1412 H.
Muhammed Nasuru’d-Din el-Elbani
RAHMAN VE RAHİM ALLAH’IN ADIYLA:
Şüphesiz hamd Allah’a mahsusutur. O’na hamd eder, O’ndan yardım diler, O’ndan günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Nefislerimizin şerlerinden, amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayete ilettiğini kimse saptıramaz, saptırdığına da kimse hidayet veremez.
Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Bir ve tektir. O’nun ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür.
“Ey iman edenler Allah’tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak müslümanlar olarak ölün.” (Al-i İmran, 3/102)
“Ey insanlar sizi tek bir candan yaratan ve ondan da eşini var eden, her ikisinden de birçok erkek ve kadın türeten Rabbinizden korkun. Kendisi adına birbirinizden dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık (bağın)ı kesmekten de sakının. Şüphesiz Allah üzerinizde tam bir gözetleyicidir.” (en-Nisa, 4/1)
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin. Günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah’a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşla kurtulmuş olur.” (el-Ahzab, 33/70-71)
Şüphesiz en doğru söz Allah’ın kitabı, en güzel yol Muhammed’in gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüleri ise sonradan uydurulanlarıdır. Sonradan uydurulan herbir şey bir bid’attir. Her bid’at bir sapıklıktır. Her bir sapıklık ateştedir.
Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Bütün mülk elinde bulunanın şanı ne yücedir. O herşeye kadirdir. O hanginizin daha güzel amelde bulunacağını denemek üzere ölümü ve hayatı yaratandır. O azizdir, pek çok mağfiret edendir.” (el-Mülk, 67/1-2)
Bir başka yerde de şöyle buyurmaktadır:“Her nefs ölümü tadıcıdır. Biz, sizi şerle ve hayırla imtihan olmak üzere deneriz. Sonunda bize döndürüleceksiniz.” (el-Enbiya, 21/35)
Rasûlullah (s.a) da şöyle buyurmaktadır: “Benim dünyayla işim ne ki ben dünyada ancak bir ağaç altında gölgelenen, sonra onu bırakıp giden bir suvari gibiyim.”1
Peygamber (s.a)’ın cenazeler ile ilgili uygulamaları en hayırlı yol ve diğer ümmetlerin yoluna muhalif ölüye iyilik yapmak, kabrinde ve dirileceği günde kendisine faydalı olacak şekilde ona davranmak, onun ailesine, akrabalarına iyilikte bulunmak, hayatta kalanın ölene yaptığı muamele ile ubudiyetini gerçekleştirmek hususlarını kapsayan bir yoldur. Onun cenazeler hakkındaki uygulamaları arasında şanı yüce ve mübarek olan Rabbe en mükemmel hallerde ubudiyeti gerçekleştirmek, ölüye iyilikte bulunmak, onu yüce Allah’a en güzel ve en faziletli bir halde teçhiz edip donatmak, onun da, ashabının da Allah’a hamdetmek, ölene mağfiret dilemek, Allah’tan mağfiret ve rahmet, ölenin kusurlarını görmezlikten gelmesini niyaz etmek üzere saflar halinde durmak, daha sonra ölenin önünde onu mezarına tevdi edinceye kadar yürümek, arkasından o ve arkadaşları ölünün önünde kabri üzerinde durup en muhtaç olduğu zamanda ona sebat verilmesini dilemeleri de vardır.
Daha sonra zaman zaman ölenin kabrine gider, ona selam verir, ona dua ederdi. Tıpkı hayatta olan bir kimsenin dünya yurdunda arkadaşına zaman zaman gitmesi gibi.
Bu ziyaretin ilki hastalığı halinde o kimseyi görmek, ona ahireti hatırlatmak, ona vasiyetini yapmasını, tevbe etmesini söylemek, yanında hazır bulunanlara son sözü olsun diye Allah’tan başka hiçbir ilah bulunmadığına dair şehadet getirmeyi telkin etmelerini emrederdi.
Daha sonra öldükten sonra dirilmeye ve hesaba çekilmeye iman etmeyen ümmetlerin adetlerinden olan yanaklara vurmayı, elbiseleri yırtmayı, başları traş etmeyi, ağıt yakarken sesi yükseltmeyi ve buna benzer diğer adetleri yasakladığını görüyoruz.
Ölen dolayısıyla yüce Allah’ın önünde huşu ile boyun eğmeyi, sesi yükseltmeksizin ağlamayı, kalbin üzülmesini de sünnet olarak ortaya koymuştur. O böyle hareket eder ve: “Göz yaşarır, kalb üzülür fakat Rabbin razı olduğundan başka bir şey de söylemeyiz.” derdi.2
Ümmeti için Allah’a hamdetmeyi, (inna lillah ve inna ileyhi raciun) diyerek istircada bulunmayı, Allah’tan hoşnud olmayı sünnet olarak göstermiş fakat bu hal hiçbir zaman gözün yaşarmasına, kalbin üzülmesine aykırı düşmemiştir. Bundan dolayı insanlar arasında ilahi hükme en çok razı olan ve bu hükme karşı en büyük çapta hamdeden birisi olmuştur. Bununla birlikte oğlu İbrahim öldüğünde oğluna karşı şefkat, merhamet ve rikkat ile ağlamıştı. Aynı zamanda kalb yüce Allah’ın hükmüne rıza ve şükür ile dolup taşıyor, dili ise Allah’ı zikretmek, O’na hamdetmekle meşgul bulunuyordu.3
Bugün insanların büyük çoğunluğu bütün ibadetlerde Peygamber (s.a)’ın hidayetinden tam anlamıyla uzak bulunuyorlar. Cenazeler de bunlar arasındadır. Buna sebeb ise ilmi inceleyip, öğrenmekten yüz çevirmiş olmalarıdır. Bilhassa da hadis ve sünnet ilmini. Buna karşılık maddi ilimlere ve mal toplamak için amelde bulunmaya adanmışlardır. Değerli zatlardan birisi yakınlarından birisinin onbir rebiu’l-ahir 1373 H. cuma günü vefat etmesi münasebetiyle “İslamda Cenazelere Dair Adab” ile ilgili kısa bir kitabçık ortaya koymamı istedi. Böylece o ya da başkası bunu basarak onlardan mu’tat olan günlerde taziye için toplanan kimselere bunu tevzi edecekti. Onların bu toplanmalarını ganimet bilerek fırsatı değerlendirecek ve peygamberlerinin sünnetini onlara öğretecekti ta ki onlar da bu sünnete göre hareket etsinler, bu sünnetin gösterdiği hidayet yolunu izlesinler, onun nuruyla aydınlansınlar.
Başka eserlerimin telifine başlamış olmakla birlikte ona hayırlı vaadlerde bulundum. Çünkü böylesi bir davranışta sünnetin canlandırılması, bid’atin öldürülmesi hususu üzerinde bir yardımlaşma sözkonusu idi. Bu sebeble arzusunu gerçekleştirmek, istediğini yerine getirmek için elimi çabuk tuttum. Fakat bu işe başlar başlamaz meselenin o kadar çabuk gerçekleşemeyeceğini açıkça anladım. Böyle bir münasebet dolayısıyla insanlara dağıtılacak küçük bir kitabçıkta konunun anlatılamayacak kadar geniş olduğunun farkına vardım. Çünkü cenazeler ile ilgili adab ve hükümler oldukça çoktur. Onun büyük bir bölümünde de ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. O konuda birbirine zıt kanaatler serd edinmiştir. Kimileri bir hususu haram kabul ederken, diğerleri mübah kabul etmektedir, kimileri bir şeyi vacib görürken, diğeri caiz görmemektedir. Kimisi bir işi sünnet kabul ederken, bir başkası o işin bid’at olduğu görüşündedir ve bu şekilde ayrılıklar devam edip gitmektedir… Tıpkı şeriatin çeşitli bahislerinde pekçok meseledeki hal gibidir… Bu da yüce Allah’ın: “Onlarsa hala anlaşmazlık içerisindedirler. Rabbinin rahmet ettikleri müstesna.” (Hud, 11/118-119) buyruğunu tasdik etmektedir.
Bundan dolayı herşeyden önce “cenazeler” ile ilgili meselelerin temel başlıklarını toplamak, sonra bunları inceden inceye incelemek, hakkında ihtilaf edilen konuların delillerini tesbit edip, hadis usulü ve fıkıh usulü ilimleri ışığında bunları tenkit süzgecinden geçirip, tercihe değer olanı seçmek -ve bunu belirli bir mezhebe bağlı kalmadan- yahutta adeta uyulması gereken bir din haline gelecek kadar topluma egemen olmuş herhangi bir adetin etkisi altında kalmadan tercih etmek kaçınılmazdır.
Telif işiyle uğraşan ilim ehlinin açıkça bildiği hususlardan birisi de böyle bir işi gerçekleştirmenin kesintisiz bir çalışmayı, ileri derecede bir gayreti, güzel bir sabrı, alabildiğine uzun bir zamanı gerektirdiğini bilirler. Bu iş tamamlandıktan sonra ancak insanın ruhen rahatlayabileceği, kalbin gönül hoşluğuyla kabullenebileceği istenen bir kitabçığın telifine imkan olabilir ve ancak o takdirde bununla büyük bir fayda sağlanabilir.
Bundan ötürü sözünü ettiğim kardeşe bu hususu özet olarak hatırlatarak özür beyan ettim. O da benim mazeretimi kabul etti, Allah onu hayırla mükafatlandırsın. Fakat benden bu işe başlamamı tekrar istedi, beni buna teşvik etti. Bundan pek çok hayır ümit ederek bu teşvikini ileri derecelere götürdü.
Ben de yüce Allah’tan hayırlı olmasını dileyerek incelemeye, kaynaklara başvurmaya koyuldum. Yaklaşık üç ay gece gündüz bu alanda çalışmalarımı sürdürdüm. Bundan tek istisna özel işime ayırdığım çalışma bedenimin rahatlaması için kaçınılmaz olan uyku idi. Nihayet değerli okuyucunun ellerinde bulunan bu kitabı hazırlama imkanını elde ettim.
Eğer bu kitabın meselelerinin ve zikredilen hadislerinin büyük bir kısmı bende bazı eserlerimde tahkik edilmemiş olsaydı bu kitab için ayrılan zamandan daha fazlasını gerektiriyordu. Bundan dolayı bu kitabın bazı yerlerinde diğer eserlerime göndermelerde bulunduğum görülecektir.
Bu kitabta, kitab ve sünnetten delili bulunan, konusu ile ilgili bütün meseleleri ortaya koymaya çalıştım. Mücerred, kişisel görüşe dayalı olan hususlara değinmedim. Çünkü konu katıksız taabbudî bir konudur. Bu hususta kıyasa -kaçınılmaz olan bazı kıyas-ı celî (açık kıyas) hususlar dışında- kıyasa mecal yoktur.
Kitabın baş tarafında genel olarak fıkıh kitablarında “cenaze bahsi”nde sözkonusu edilmesi adet olmuş bazı mesele ve bahisleri ele aldım. Vasiyet, hüsn-i hatimenin alametleri ve benzeri bazı meseleler. Bunların kimisi ise bu bahiste hiçbir şekilde de sözkonusu edilmemektedir. Beş, sekiz ve dokuzuncu bölümler, otuzuncu mesele, yetişdördüncü meselenin c, e ve d fıkraları gibi, 98, 99, 105, 107, 113, 125. meseleler ile 128. meselenin 7. fıkrası gibi. Halbuki burada sözkonusu edilen husus hem önemli, hem çokça karşılaşılan bir durum, hem de bu hususta hadisler tevatür derecesindedir. Aynı meselenin 10. fıkrası da böyledir.
Bu kitabın konu sıralamasını vakıadan hareketle yaptım ve ilk olarak: 1- Hastanın görevleri ile başladım. İlahi kazaya rıza, kadere sabır, ölümü temenni etmemek, hakları eda etmek, vasiyet, vasiyete şahit tutmak gibi.
Sonra: 2- Ölümü yaklaşan kimseye telkinde bulunmak, huzurunda bulunanların telkinde bulunmak ve hastaya şehadet getirmesini söylemek gibi görevlerini,
3- Ölümden sonra huzurunda bulunanların görevleri: Gözlerini kapatmak, ona dua etmek, üstünü örtmek, teçhizinde eli çabuk tutmak, borcunu ödemek için harekete geçmek.
4- Hazır bulunanlara ve diğerlerine caiz olan hususlar: Yüzünü açmak, onu öpmek, ona ağlamak gibi.
5- Ölenin akrabalarının görevleri: Sabır, kadere rıza (inna lillah ve inna ileyhi raciun) diyerek istircada bulunmak, kadının kocası için yas tutması gibi.
6- Ölenin akrabalarına haram olan hususlar: Feryad ve figan etmek, yanaklara vurmak, elbiseleri yırtmak ve buna benzer minarelerde ölüm haberini ilan etmek gibi.
7- Caiz olan ölüm ilanı
8- Hüsn-i hatimenin alametleri
9- İnsanların ölüden övgüyle sözetmeleri
10- Ölünün yıkanması
Ve böylece ölenin defnine, kabirlerin ziyaretine kadar ele alınması gereken hususları inceledik.
Kitabın sonunda cenaze ile ilgili bid’atlere dair özel bir bölüm koyarak bu çalışmayı tamamladım. Bu bölümde eski ve yeni ilim adamlarının kitablarının herhangi birisinde dile getirilmiş ve benim tesbit edebildiğim bütün bid’atleri sıraladım. Herbir bid’atin bu kitabların hangisinde ve nerede yer aldığını gösterdim. Kaynağı belirtilmeyenler genelde bid’at ile ilgili esaslar çerçevesinde bid’at olduğuna, ilmi bir yöntem ile hüküm verilebilen hususlar olmakla birlikte ilim adamlarından herhangi bir kimsenin zikrettiğini görmediğim hususlardır. Bunların çoğu ise çağımızın bid’atleridirler.
Bu kitabı okuyan herkese faydalı kılmasını, bana bunun ecrini yazmasını, onun benzeri bir ecri telifine sebeb olanlara, onu basanlara yazmasını şanı yüce ve mübarek Allah’tan niyaz ederim. Şüphesiz ki O herşeyi işitendir, duaları kabul buyurandır. Dımaşk, 24 Muharrem 1384 H.
Muhammed Nasuru’d-Din el-Elbani
1. HASTANIN GÖREVLERİ
1. Hastanın Allah’ın hükmüne rıza göstermesi, kaderine sabretmesi, Rabbi hakkında güzel zan beslemesi gerekir. Böylesi onun için daha hayırlıdır. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Mü’minin işine hayret doğrusu! Onun bütün halleri hayırdır ve bu mü’minden başka hiçbir kimseye nasib olmaz. Ona bir iyilik isabet edecek olursa şükreder ve bu onun için hayır olur. Eğer bir zorluk ve sıkıntı isabet ederse sabreder, bu da onun için hayırlı olur.”
Yine Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır:
“Sizden herhangi bir kimse yüce Allah hakkında güzel zan beslemeksizin sakın ölmesin.”
Bu iki hadisi de Müslim, Beyhaki ve Ahmed rivayet etmiştir.
2. Korku ile ümit arasında olması gerekir. Günahları dolayısıyla Allah’ın azabından korkmalı, Rabbinin rahmetini ümit etmelidir. Çünkü Enes’in rivayet ettiği hadiste şöyle denilmektedir:
“Peygamber (s.a) ölümü yaklaşmış bir delikanlının yanına girdi. Ona: Kendini nasıl buluyorsun diye sordu. Delikanlı: Allah’a yemin ederim. Ey Allah’ın Rasûlü ben Allah’tan (rahmetini) ümid ederim ve gerçekten de günahlarımdan korkarım. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: Böyle bir yerde bu iki husus bir kulun kalbinde birarada bulunacak olursa, şüphesiz Allah o kimseye ümit ettiğini verir ve korktuğundan yana onu güvenlik altına alır.”
Bu hadisi Tirmizi -ki senedi hasendir- İbn Mace ve Abdullah b. Ahmed, Zevaidu’z-Zühd (s. 24-25)’de ve et-Terğib’de (IV, 141) belirtildiği üzere İbn Ebi’d-Dünya tarafından rivayet edilmiştir. Ayrıca bk. Mişkatu’l-Mesabih, 1612.
3. Hastalığı ne kadar ağır olursa olsun ölümü temenni etmesi caiz değildir. Çünkü Um el-Fadl (r.anha) rivayet ettiği hadiste şöyle demektedir:
“Rasûlullah (s.a) yanlarına geldi. O sırada Rasûlullah (s.a)’ın amcası hasta idi. Abbas ölümü temenni etti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a) ona şöyle dedi:
“Amcacığım ölümü sakın temenni etme. Çünkü eğer sen iyilik yapan birisi isen ve hayatta kalırsan, mevcud iyiliğine iyilikler katarsın. Bu senin için daha hayırlı olur. Şâyet kötülük yapan birisi isen ecelinin geri bırakılarak işlediğin kötülüklerden dolayı (Allah’ın) rıza ve hoşnudluğunu aramaya çalışmak yine senin için daha hayırlıdır. Bu sebeble ölümü temenni etme.”
Hadisi Ahmed (VI, 339), Ebu Ya’la (7776), el-Hakim (I, 339′da) rivayet etmiş olup Hakim “Buhari ve Müslim’in şartına göre sahihtir” demiş, Zehebi de bu hususta ona muvafakat etmiştir. Ancak hadis sadece Buhari’nin şartına göre sahihtir.
Hadisi Buhari ve Müslim ile Beyhaki (III, 377) ve başkaları Enes’den Peygamber efendimize merfu bir rivayet olarak buna yakın ifadelerle rivayet etmiş olup, onda şu ifadeler de vardır:
“Eğer mutlaka bunu yapacaksa (ölümü temenni edecekse) şöyle desin: Allah’ım hayat benim için hayırlı olduğu sürece beni yaşat ve eğer ölüm benim için hayırlı ise canımı al.” Bu hadisin tahrici el-İrva (683)’de yapılmıştır.
4. Şâyet üzerinde ödenmesi gereken haklar var ise imkan olduğu takdirde bu hakları sahiblerine ödesin, değilse gerekli vasiyeti yapsın. Çünkü Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Her kimin kardeşine ait şeref ve haysiyetine ait ya da mali bir haksızlığı varsa o hakkını dinarın da, dirhemin de kabul edilmediği kıyamet günü gelmeden önce ona eksiksiz ödesin. (Çünkü kıyamet günü gelip de üzerinde hak varsa) salih ameli varsa o amelinden alınır (haksızlık yaptığı) arkadaşına verilir. Eğer salih bir ameli yoksa (haksızlık yaptığı) arkadaşının günahlarından alınır, ona yükletilir.”
Hadisi Buhari ve Beyhaki (III, 369) ile başkaları rivayet etmiştir.
Yine Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Müflis kimdir bilir misiniz?” Ashab: Müflis bizim aramızda dirhemi ve eşyası bulunmayan kimsedir. Peygamber şöyle buyurdu: “Müflis benim ümmetim arasında kıyamet günü namaz, oruç ve zekat (yükümlülüklerini) yerine getirmiş olduğu halde gelip de şuna sövmüş, buna iftira etmiş, öbürünün malını yemiş, berikinin kanını akıtmış, bir diğerine vurmuş olarak geldiği için şuna hasenatından, diğerine yine hasenatından verilen şâyet üzerindeki haklar ödenmeden hasenatı bitecek olursa, öbürlerinin günahlarından alınıp, üzerine bırakılan sonra da kendisi cehennem ateşine atılan kimsedir.”
Hadisi Müslim (VIII, 18) rivayet etmiştir.
Yine Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır:
“Her kim üzerinde borç olduğu halde ölürse, şunu bilsin ki orada dinar ve dirhem yoktur. Fakat hasenat ve seyyiat vardır.”
Hadisi Hakim (II, 27) -ifade onundur-, İbn Mace, Ahmed (II, 70-72)’de İbn Ömer’den iki ayrı yoldan rivayet etmiş olup, bunların birincisi sahihtir. Hakim de böyle demiş olup, bu hususta Zehebi de ona muvafakat etmiştir. İkincisi de el-Münziri’nin (III, 34′te) dediği gibi hasendir. Taberani de bu hadisi el-Kebir’de şu lafızla rivayet etmiştir:
“Borç iki türlüdür. Her kim ödemeyi niyet ettiği halde ölürse onun velisi benim. Her kim de o borcu ödemeyi niyet etmeksizin ölürse, işte (karşılığında) hasenatından alınıp (sahibine verileceği) borç odur. Çünkü o günde dinar da, dirhem de olmayacaktır.”1
Cabir b. Abdullah (r.a) da şöyle demiştir:
“Uhud gazası gelip kapıya dayandığında (bir önceki) gece babam beni çağırıp şöyle dedi: Gördüğüm kadarı ile Peygamber (s.a)’ın ashabından ilk öldürülecek kimseler arasında olacağım ve ben benden sonra geriye Rasûlullah (s.a)’ın canı dışında benim için senden daha değerli hiçbir kimseyi geri bırakmıyorum. Benim üzerimde bir borç var. Onu sen öde. Kızkardeşlerin için de elinden geldiği kadarıyla iyilik yapmaya çalış. Sabahı ettiğimizde ilk öldürülen kişi o oldu…” Hadisi Buhari (1351) rivayet etmiştir.
5. Peygamber (s.a)’ın şu buyruğu dolayısıyla bu gibi vasiyetleri yapmakta eli çabuk tutmalıdır:
“Bir müslümanın hakkında vasiyet etmek istediği şeyler bulunup da vasiyetini başı ucunda yazmadan iki gece geçirmesine dahi hakkı yoktur.” İbn Ömer dedi ki:
“Ben Rasûlulah (s.a)’dan bu sözleri söylediğini duyduğumdan itibaren yanımda vasiyetim olmaksızın üzerimden bir gece dahi geçmiş değildir.”
Hadisi Buhari, Müslim, Sünen sahibleri ve başkaları rivayet etmiştir.
6. Kendisinden miras almayan akrabalarına vasiyette bulunması da gerekir. Çünkü şanı yüce ve mübarek Allah şöyle buyurmaktadır: “Sizden birine ölüm gelip çattığı zaman eğer bir hayır (mal) bırakacaksa anneye, babaya ve yakın akrabaya maruf bir şekilde vasiyette bulunmak takva sahibleri üzerine bir hak olarak yazıldı.” (el-Bakara, 2/180)
7. Malının üçte birinden vasiyet yapmaya hakkı vardır. Daha fazlasını vasiyet etmek caiz değildir. Hatta daha faziletli olan vasiyetini üçte birden az tutmasıdır. Çünkü Sad b. Ebi Vakkas (r.a)’ın rivayet ettiği hadiste şöyle dediği nakledilmektedir:
“Rasûlullah (s.a) ile birlikte veda haccında idim. Öyle bir hastalığa yakalandım ki ölüme oldukça yaklaştım. Rasûlullah (s.a) beni ziyarete geldi. Ben ona ey Allah’ın Rasûlü dedim. Benim pek çok malım vardır ve bir kızımdan başka mirasçım yok. Malımın üçte ikisini vasiyet edeyim mi? Peygamber: “Hayır” diye buyurdu. Ben: Peki ya yarısını dedim. Yine “hayır” dedi. Bu sefer: Ya malımın üçte birini dedim. Peygamber şöyle buyurdu: “Üçte bir (olabilir). Bununla birlikte üçte bir de çoktur. Şüphesiz ki ey Sad senin mirasçılarını zengin olarak bırakman, onları başkalarına el açacak muhtaç bir halde bırakmandan hayırlıdır (dedi ve elini açar gibi yaptı) şüphesiz sen ey Sad yüce Allah’ın rızasını arayarak herhangi bir harcamada bulunursan mutlaka ondan dolayı sana ecir verilir. Hatta hanımının ağzına koyduğun bir lokma bile.”
(-Ravi- dedi ki: Üçte bir vasiyette bulunmak bundan sonra caiz oldu.)
Hadisi Ahmed (1524) rivayet etmiş olup, anlatım ona aittir. Ayrıca Buhari ve Müslim de rivayet etmiştir. Aradaki iki fazlalık Müslim’e ve Sünen sahiblerine aittir.
İbn Abbas (r.a) dedi ki: İnsanların vasiyeti üçte birden, dörtte bire indirmelerini çok arzu ederdim. Çünkü Peygamber (s.a): “Üçte bir çoktur” diye buyurmuştur. (Ahmed (2029 ve 2076) Buhari, Müslim, Beyhaki (VI, 269) ve başkaları rivayet etmiştir.)
8. Buna dair adalet sahibi iki müslüman erkeği şahit tutar. Şâyet bu şekilde iki şahit bulamazsa müslüman olmayanlardan iki erkeği şahit tutar. Şu kadar var ki onların şahitliklerinden şüphe edecek olursa, yüce Allah’ın şu buyruğunda açıklandığı üzere onlardan emin olma cihetine gider: “Ey iman edenler! Siz yolculuk halinde iken ölüm musibeti birinizi bulmuşsa, vasiyet vaktinde aranızda şahitlik (şöyle olsun): Ya içinizden adalet sahibi iki kişi yahut sizden olmayan başka iki kişi (şahit) olsun. Haklarında şüpheye düşerseniz, bu iki kişiyi namazdan sonra alıkoyarsınız da Allah’a şöyle yemin ederler: ‘(Lehine şehadet ettiğimiz) bu iki kişi akraba dahi olsa yeminimizi hiçbir bedele satmayacağız ve Allah’ın şahitliğini gizlemeyeceğiz. O takdirde muhakkak günahkarlardan oluruz.’ Eğer onların bir vebali hakettikleri gerçekten ortaya çıkarılırsa2 Haksızlığa uğrayan (mirasçı)lardan (ölene) en yakın başka iki kişi bunların yerine geçer ve: ‘Bizim şahidliğimiz o iki kişinin şehadetinden elbette daha doğrudur. Biz aşırı da gitmedik. Yoksa muhakkak zalimlerden oluruz. diye Allah adına yemin ederler. Bu şahitliği gerektiği şekilde yerine getirmelerine yahut yeminlerinden sonra yeminlerin (mirasçılara) tevcih edileceğinden korkmalarına daha yakındır. Allah’tan korkun ve dinleyin. Allah fasıklar topluluğuna hidayet vermez.” (el-Maide, 5/106-108)
9. Vasiyet yapacak olandan miras alan anne-baba ve akrabalara vasiyet ise caiz değildir. Çünkü bu vasiyet miras âyetiyle nesh olmuştur. Rasûlullah (s.a) da bu hususu en açık ve eksiksiz bir şekilde veda haccındaki hutbesinde açıklayarak şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Allah (mirasdan) herbir hak sahibine hakkını vermiştir. Bu sebeble miras alan kimseye vasiyet yoktur.”3
Hadisi Ebu Davud, Tirmizi -hasen olduğunu belirterek- Beyhaki (VI, 264 ve hadisin pekiştirilmiş olduğuna işaret etmekte olup, bunda da isabet etmiştir. Çünkü isnadı hasendir ve Beyhaki’de buna tanıklık edecek pekçok şahit vardır. Ayrıca bk. Mecmau’z-Zevaid, IV, 212)
10. Vasiyette başkasına zarar vermek haramdır. Mesela mirasçılarından bazılarının mirastaki haklarından mahrum edilmelerini vasiyet etmesi yahut birini diğerinden üstün tutması gibi. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Baba ve anne ile yakın akrabaların bıraktıklarından erkekler için bir pay… -o maldan az veya çok olsun- farz kılınmış bir pay vardır.” (en-Nisa, 4/7) diye buyurmaktadır.
Aynı surenin bir başka âyetinde de şöyle buyurulmaktadır: “O halde hepsi yapacağı vasiyet ve borç(un ödenmesi)nden sonra üçte bire ortak olurlar. Ancak zarar verici olmamalıdır. (Bunlar) Allah’tan bir vasiyet olarak (gelen buyruklardır). Allah herşeyi bilendir, halimdir.” (en-Nisa, 4/12)
Ayrıca Peygamber (s.a)’ın şu buyruğu da bunu gerektirmektedir:
“Zarar vermek de yoktur, zarara zarar ile karşılık vermek de yoktur. Kim başkasına zarar vermek isterse, Allah da ona zarar verir. Kim başkasını zora koşarsa, Allah da ona zorluk çıkartır.”
Hadisi Darakudni (522), Hakim (II, 57-58)’de Ebu Said el-Hudri’den rivayet etmiştir. Hakim’in: “Müslim’in şartına göre sahihtir” ifadesini Zehebi de uygun bulmaktadır. Gerçekte ise bu Nevevi’nin el-Erbain’de, İbn Teymiye’nin de fetvalarında (III, 262) belirttikleri gibi hasen bir hadis olduğudur. Çünkü bu hadisin çeşitli rivayet yolları ve pek çok şahitleri vardır. Hafız İbn Receb, Şerhu’l-Erbain (s. 219-220)’de bunları zikretmiştir. Daha sonra ben bunları etraflı bir şekilde İrvau’l-Ğalil, (no: 888)’de kaynaklarını tesbit ettim.
11. Haksızca ve başkalarına zulmederek yapılan vasiyet batıl ve merdubtur. Çünkü Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Her kim bizim bu işimizde ondan olmayan bir şeyi sonradan ortaya çıkarırsa, o merdubtur.”
Buhari ve Müslim Sahih’lerinde, Ahmed ve başkaları bu hadisi rivayet etmişlerdir. Ayrıca bk. el-İrva, 88.
İmran b. Husayn’ın şu hadisi de bunu gerektirmektedir: “Bir adam ölümü sırasında altı kölesini azad etti. -Onların dışında da herhangi bir malları yoktu.- Mirasçıları olan bedeviler gelerek Rasûlullah (s.a)’a yaptığını haber verdiler. Peygamber gerçekten böyle mi yaptı? diye sordu ve şöyle dedi: Eğer biz bunu bilseydik, Allah’ın izniyle onun cenaze namazını kılmazdık. Şimdi bu köleleri arasında kura çek, onlardan iki tanesini azad et, geri kalan dördü tekrar köle kalsınlar.”
Hadisi Ahmed (IV, 446) rivayet etmiş olup, Müslim de ona yakın bir şekilde rivayet etmiştir. Tahavi, Beyhaki ve başkaları da buna yakın ifadelerle rivayet etmişlerdir. Aradaki fazlalık Müslim’e ve Ahmed’in bir rivayetine aittir.
12. Bu zamanda insanların çoğunda görülen husus dinlerinde birtakım bid’atler uydurmak olduğundan ve bu husus özellikle cenazelerle ilgili böyle olduğundan müslüman kimsenin yüce Allah’ın şu buyruğu ile amel ederek sünnete uygun bir şekilde teçhiz ve defninin yapılmasını vasiyet etmesi yerine getirilmesi gereken işlerdendir: “Ey iman edenler! Tutuşturucusu insanlarla taşlar olan o ateşten nefislerinizi ve ailelerinizi koruyunuz. Onun üzerinde (görevli) iri yarı, sert tabiatlı melekler vardır. Bunlar kendilerine verdiğim emirlerde Allah’a asla isyan etmezler. Ne emir olunurlarsa onu yaparlar.” (et-Tahrim, 66/6)
Bundan dolayı Rasûlullah (s.a)’ın ashabı böylece vasiyet ediyorlardı. Sözünü ettiğimiz şekilde onlardan gelen rivayetler pek çoktur. Bunların bir bölümü ile yetinmemizde bir sakınca yoktur:
a- Amir b. Sad b. Ebi Vakkas’tan rivayete göre onun babası vefatı ile sonuçlanan hastalığında şöyle demiştir: “Bana Rasûlullah (s.a)’a yapıldığı gibi bir lahit açınız ve benim üzerime kerpiç taşlarını dikey olarak koyunuz.”
Bunu Müslim ve Beyhaki (III, 407) ile başkaları rivayet etmişlerdir.
b- Ebu Burde’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Ebu Musa (r.a) ölümü yaklaştığında vasiyette bulunarak dedi ki: Cenazemi alıp götüreceğiniz vakit hızlıca yürüyünüz. Benim arkamdan tütsüler yakmayınız. Sakın lahdimin üzerinde benimle toprak arasında engel olacak bir şey koymayınız. Kabrimin üzerine bina yapmayınız. Sizi şahit tutarak söylüyorum ki ben başını traş eden, feryad ve figan edip ağıt yakan ve elbisesini yırtan her kadından beriyim. Onu dinleyenler: Bu hususta bir şey duydun mu diye sordular. Kendisi evet Rasûlullah (s.a)’dan dedi.”
Bunu Ahmed (IV, 397), Beyhaki (III, 395)’de bu tamamlayıcı ifade ile birlikte İbn Mace’de hasen bir sened ile rivayet etmişlerdir.
c- Huzeyfe’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Öldüğüm vakit öldüğümü kimseye haber vermeyiniz. Çünkü ben bunun (meşru olmayan) bir haber verme olacağından korkarım. Çünkü ben Rasûlullah (s.a)’ı feryad-u figan ile ölünün haber verilmesini yasaklarken dinledim.”
Hadisi Tirmizi (II, 129) rivayet etmiş olup “hasen bir hadistir” demiştir. Başkası da buna yakın ifadelerle rivayet etmiştir. İleride “na’y: ölümün haber verilmesi” bahsinde gelecektir.
Bu hususta daha başka rivayetler de vardır. Bunlar kırkyedinci meselede gelecekler.
Bu geçen rivayetler sebebiyle Nevevi -yüce Allah’ın rahmeti üzerine olsun- el-Ezkar adlı eserinde şunları söylemektedir:
“Yakınlarına işlenmesi adet olmuş cenazelerdeki bid’atlerden uzak durmalarını vasiyet etmesi müekked olarak bir müstehabtır ve bu hususta onlardan sağlam bir şekilde söz almalıdır.
_____
2. ÖLÜM DÖŞEĞİNDEKİ HASTAYA TELKİN VERMEK:
13. Ölüm yaklaştığında yakınında bulunanlara bazı görevler düşer:
a- Ona şehadet kelimesini telkin ederler. Çünkü Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: “Ölülerinize la ilahe illallah (demey)i telkin ediniz. [Her kimin ölüm esnasında söylediği son sözü la ilahe illallah olursa bir gün gelir cennete girecektir. Bundan önce ona her ne isabet ederse etsin.]“
Yine Peygamber efendimiz şöyle buyururdu:
“Her kim Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığını bilerek ölürse cennete girer.”
Bir başka hadiste de şöyle buyurulmaktadır:
“Her kim Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ölürse, cennete girer.”
Bu hadisleri Müslim Sahih’inde rivayet etmiş olup, birinci hadisteki (köşeli parantez içindeki fazlalık İbn Hibban 719-Mevarid)’de ve el-Bezzar’da yer almaktadır.
b,c- Ona dua etmelidirler. Huzurunda hayırdan başka bir şey söylememelidirler. Çünkü Um Seleme (r.anha) rivayet ettiği hadiste şöyle demektedir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki:
“Hastanın ya da ölenin yanında bulunduğunuz vakit hayır söyleyiniz. Çünkü şüphesiz melekler sizin söylediklerinize amin derler.”
Hadisi Müslim ve Beyhaki (III, 384) ve başkaları rivayet etmişlerdir.
14. Telkin ölenin huzurunda şehadet kelimesini zikretmek ve bu kelimeyi ona işittirmek değildir. Aksine telkin ona bunu söylemesini -bazılarının zannettiklerinin aksine- istemektir. Buna delil Enes (r.a)’ın rivayet ettiği şu hadistir:
“Rasûlullah (s.a) ensardan hasta bir adamı ziyaret etti. Ona dayıcığım dedi. La ilahe illallah de. Adam ona ben dayımı, amcamı olurum dedi. Peygamber hayır dayı diye buyurdu. Adam: La ilahe ilallah demek benim için hayırlı bir şey midir? Peygamber (s.a): Evet diye buyurdu.”
Hadisi İmam Ahmed (III, 152-154, 268) Müslim’in şartına göre sahih bir senedle rivayet etmiştir.
Huseyn el-Cufi dedi ki: Ben ve Zaide, Ameş’in yanına öldüğü gün girdik. Ev adamlarla doluydu. Derken yaşlı bir adam girdi. Subhanallah dedi. Siz bu adamı bu halde görüyorsunuz da aranızdan kimse ona telkin yapmıyor.
el-Ameş şehadet parmağı ile işaret edip, dudaklarını hareket ettirerek şöyle yaptı.
Bunu Abdullah b. Ahmed babasının eseri “el-İle’l-ve Marifetu’r-Rical”de (II, 76, 462) sahih bir sened ile rivayet etmektedir.
15. Yanıbaşında Yasin suresini okumak ve onu kıbleye yönlendirmeye gelince, bu hususta sahih herhangi bir hadis yoktur. Hatta Said b. el-Müseyyeb kendisinin kıbleye döndürülmesini hoş görmemiş ve: “Ölen müslüman bir kimse değil midir” demiştir.
Zur’a b. Abdu’r-Rahman’dan rivayet edildiğine göre o Said b. el-Müseyyeb’in hastalığı sırasında yanında bulunmuş. Yanında Ebu Seleme b. Abdu’r-Rahman da vardı. Said bayıldı. Ebu Seleme yatağının Kabe’ye doğru döndürülmesini istedi. Said kendisine gelip: Benim yatağımı çevirdiniz diye sorunca, onlar evet dediler. Ebu Seleme’ye baktı, o: Bunun senin bilgin altında yapıldığı kanaatindeyim dedi. Ebu Seleme evet onlara ben emrettim dedi. Bu sefer Said yatağının eski haline döndürülmesini emretti.
İbn Ebi Şeybe, el-Musannef (IV, 76)’de sahih bir sened ile Zür’a'dan diye rivayet etmiştir.
16. Müslüman bir kimsenin ölmek üzere olan bir kâfirin yanında -müslüman olur ümidiyle ona İslamı sunmak maksadı ile- bulunmasında bir sakınca yoktur. Çünkü Enes (r.a) rivayet ettiği hadiste şunları söylemektedir:
“Peygamber (s.a)’a hizmet eden yahudi bir hizmetçi vardı. Peygamber (s.a) gidip onu ziyaret etti. Başı ucunda oturdu ona müslüman ol dedi. Çocuk yanında bulunan babasına baktı. Babası ona: Ebu’l-Kasım’a itaat et dedi. Peygamber (s.a) yanından çıkarken şöyle diyordu: Onu cehennem ateşinden kurtaran Allah’a hamdolsun. [Ölünce Peygamber: Arkadaşınızın namazını kılınız] diye buyurdu.”
Buhari, Hakim, Beyhaki, Ahmed (III, 175, 227, 260, 280′de rivayet etmiş olup (köşeli parantez içindeki) fazlalık onun rivayetlerinin birisinde.
(Dizgici notu: Dipnot verildiği halde yeri belirtilmediği için 1 numaralı dipnotu parantezden sonra koyuyorum. Metinden bakılarak düzeltilmesi)1
_____
3. ÖLÜMDEN SONRA HAZIR BULUNANLARIN GÖREVLERİ
17. Kişinin hayatı sona erip, ruhunu teslim ettiğinde çevresinde bulunanlara bazı görevler düşer:
a,b- Gözlerini kapatmaları ve ona hayrına dua etmeleri. Um Seleme şöyle demiştir:
“Rasûlullah (s.a) Ebu Seleme’nin yanına girdi. Gözleri açık kalmıştı, gözlerini kapattıktan sonra şöyle dedi: Ruh kabzedildiği vakit göz arkasından bakar. Aile halkından birtakım kimseler feryad edince şöyle buyurdu: Sizler kendi hakkınızda hayırdan başka bir şeyle dua etmeyiniz. Çünkü melekler söylediklerinize amin derler. Sonra şöyle buyurdu: Allah’ım Ebu Seleme’ye mağfiret buyur. Onun hidayete erdirilmişler arasındaki derecesini yükselt. Geriye bıraktıkları üzerine ondan sonra yerini tutacak başkalarını ihsan et. Bize de, ona da mağfiret buyur ey alemlerin Rabbi. Kabrinde ona genişlik ver ve orayı onun için nurlandır.”
Hadisi Müslim, Ahmed (VI, 297), Beyhaki (III, 334) ve başkaları rivayet etmiştir.
c- Bütün bedenini örtecek bir örtü ile onu örtmelidirler. Çünkü Aişe (r.anha) rivayet ettiği hadiste şöyle demektedir:
“Rasûlullah (s.a) vefat ettiğinde bir Yemen kumaşı ile üzeri örtüldü.”
Hadisi Buhari ve Müslim Sahih’lerinde, Beyhaki (III, 285) ve başkaları rivayet etmişlerdir.
d- Bu durum hac için ihramlı iken ölenlerin dışında kalanlar içindir. İhramda iken ölen bir kimsenin başı ve yüzü örtülmez. Çünkü İbn Abbas rivayet ettiği hadiste şöyle demektedir:
“Bir adam Arafat’ta vakfede iken bineğinden düşüverdi ve boynunu kırdı. Peygamber (s.a) onu su ve sidr ile yıkayınız. İki kefen bezi ile kefenleyiniz. (Bir rivayette iki ihram parçasıyla) denilmektedir. Hanut koymayınız (bir başka rivayette hoş koku koymayınız). Başını örtmeyiniz, [yüzünü de] çünkü o kıyamet gününde telbiye getirdiği halde diriltilecektir.”
Hadisi Buhari ve Müslim Sahih’lerinde Ebu Nuayn el-Mustahrac (vr. 139-140), Beyhaki (III, 390-393)’de rivayet etmişlerdir. (Belirtilen) fazlalık Buhari’de bulunmamaktadır.
e- Ölümü kesinleştikten sonra techizini yapıp (mezarına) çıkartmakta ellerini çabuk tutmaları gerekir. Çünkü Ebu Hureyre (r.a)’ın merfu olarak rivayet ettiği hadiste şöyle buyurulmaktadır: “Cenazeyi … çabuklaştırınız.” Hadis ileride kırkyedinci bölümde tamamen kaydedilecektir.
Bu hususta bundan daha açık iki hadis daha vardır. Fakat her ikisi de zayıftır. Bundan ötürü onları kaydetmedik.
Birinci hadis İbn Ömer’den Peygamber efendimize merfu olarak nakledilmiş olup, lafzı şu şekildedir:
“Sizden birisi öldü mü onu alıkoymayınız. Onu kabrine götürmekte elinizi çabuk tutunuz. Başının ucunda Bakara’nın ilk âyetleri, ayaklarının yanında da son âyetleri okunsun.”
Hadisi Taberani el-Mucemu’l-Kebir’de (III, 208/2), el-Hallam, el-Kıraat-u inde’l-Kubur (k. 25/2)’de Yahya b. Abdullah ed-Dahhak el-Babulutî’den rivayet edilmektedir: Bize Eyyub b. Nuheyk el-Halebî ez-Zührî -Sad b. Ebi Vakkas’ın ailesinin azadlısı- anlatarak dedi ki: Ata b. Ebi Rebah el-Mekkî’yi şöyle derken dinledim: İbn Ömer’i şöyle derken dinledim deyip, bu hadisi zikretmektedir.
Derim ki bu oldukça zayıf bir seneddir. Bu senedde iki illet vardır:
Birinci illeti el-Babulutî’dir. Hafız (İbn Hacer)’in et-Takrir adlı eserde belirttiği gibi zayıf bir ravidir.
İkinci illet ise hocası Eyyub b. Muheyk’dir. O, ondan da zayıftır. Ebu Hatim ve başkaları zayıf olduğunu söylemişlerdir. el-Ezdî metruk bir ravidir demiştir. Ebu Zür’a: Hadisi münkerdir demiştir.
Hafız (İbn Hacer) münker olduğu açıkça ortada olan bir başka hadis rivayet etmektedir. Bu hadisi Yahya b. Abdullah yoluyla nakletmektedir: Bize Eyyub, Mücahid’den, o İbn Ömer’den (Peygamber efendimize) merfu olarak rivayet etti… Sonra şöyle demektedir:
“Yahya zayıf bir ravidir fakat onun bunu (bu rivayeti nakletmesi) ihtimali yoktur.”
Bunu bildiğimize göre hafızın Fethu’l-Bari’de (III, 143), Taberani’nin rivayet ettiği bu hadis hakkında: “İsnadı hasendir demesine gerçekten hayret edilir.
Şevkanî de bu değerlendirmesini Neylu’l-Evtar’da (III, 309) nakletmekte ve olduğu gibi kabul etmektedir.
Heysemi ise Mecmau’z-Zevaid, (III, 44)’te şunları söylemektedir:
“Bunu Taberani, el-Kebir’de rivayet etmiştir. Senedinde Yahya b. Abdullah el-Babulutî vardır. O da zayıf bir ravidir.” Ancak o da Eyyub b. Muheyk’in bu senedde yer aldığını söz konusu etmemiştir. Halbuki Eyyub -az önce geçtiği üzere- Yahya’dan da kötüdür.
İkinci hadis ise Huseyn b. Vahvah’dan rivayet edilmektedir:
“Talha b. el-Bera hastalandı. Peygamber (s.a) onu ziyarete gitti ve şöyle dedi: Benim gördüğüm kadarıyla Talha ölecektir vefat ettiği vakit bana haber veriniz ki onun cenazesinde bulunayım, namazını kıldırayım. Onu (mezara götürmekte) acele ediniz. Çünkü bir müslümanın cesedinin aile halkı arasında alıkonulmaması gerekir.”
Hadisi Ebu Davud ve Beyhaki (III, 386-387) rivayet etmiş bulunmaktadır. Senedinde Urve -Azre de denilir- b. Said el-Ensari vardır. O bunu babasından rivayet etmektedir. Ancak her ikisi de -hafızın takrir’de belirttiği gibi- meçhuldür.
Diğer taraftan Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği hadisin sözünü ettiğimiz hususa delil getirilmesi “elinizi çabuk tutunuz” ifadesinden kastın cenazenin techiz işinde elin çabuk tutulması olduğuna binaendir. Bundan maksadın cenazenin kabrine taşınıp götürülmesinde elin çabuk tutulması olduğu görüşüne gelince, o vakit bununla istidlal tam olmamaktadır. Çünkü önce Kurtubi’nin, sonra Nevevi’nin daha kuvvetli gördüğü bir görüştür. Hafız İbn Hacer ise az önce haklarında sözettiğimiz iki hadise dayanarak birinci görüşü daha kuvvetli görmektedir ki bunun hali de açıkça ortadadır.
Diğer taraftan avam arasında oldukça meşhur üçüncü bir hadis daha vardır ki o da: “Ölenin ikramı defnedilmesidir.” sözüdür. Halbuki bunun es-Sehavi’nin el-Makasidu’l-Hasene (no: 150)’de olduğu gibi aslı astarı yoktur.
f- Öldüğü şehirde onu defnetmeleri ve başka bir yere onu taşımamaları. Çünkü böylesi az önce geçen Ebu Hureyre hadisinde emrolunan çabuklaştırma işine aykırıdır.
Buna yakın bir hadis de Cabir b. Abdullah (r.a)’ın rivayet ettiği hadistir. O şöyle demektedir:
“Uhud günü (olan) olunca şehid düşenler baki’de defnedilmek üzere götürülmek istendi. Rasûlullah (s.a)’ın münadisi şöyle seslendi: Rasûlullah (s.a) sizlere öldürülenleri öldürüldükleri yerlerde defnetmenizi emretmektedir. -Bu sırada annem, babamı ve dayımı (bir devenin iki yanında (bir rivayette onları iki tarafına koydu) [su çeken bir devenin üzerinde] baki’de defnetmek üzere taşımıştı.- Geri döndürüldüler. (Bir rivayette şöyle demiştir: Onları da diğer öldürülenlerle birlikte öldürüldükleri yerlere geri çevirdik.)”
Hadisi dört Sünen sahibi ile İbn Hibban, Sahih’inde (196-Mevarid)’de rivayet etmişlerdir. İkinci rivayet ona aittir. Ayrıca Ahmed (III, 297-380), Beyhaki (IV, 57) sahih bir senedle rivayet etmişlerdir. Tirmizi: “Hadis hasen, sahihtir” demektedir. Fazlalık Ahmed’in kaydettiği bir rivayete ait olup, ileride onun lafzı 80. bölüm… (?) meselede gelecektir.
Bundan dolayı Aişe (r.anha) Vadi’l-Habeşe denilen yerde bir kardeşi ölüp de öldüğü yerden taşınıp getirilince şöyle demiştir:
“Benim rahatsız olduğum yahutta içten içe beni üzen husus sadece onun öldüğü yerde defnedilmiş olmasını arzu etmemdir.”
Bu rivayeti Beyhaki sahih bir senedle kaydetmiştir.
Nevevi, el-Ezkar adlı eserinde şunları söylemektedir:
“Ölen bir başka beldeye taşınmasını vasiyet edecek olursa, bu vasiyeti yerine getirilmez. Çünkü çoğunluğun kabul ettiği, tercih edilen ve sahih olan mezhebimizin ve muhakkiklerin de açıkça ifade ettikleri görüşe göre (cenazeyi öldüğü yerden) taşımak haramdır.”
g- Bazılarının onun malından -isterse malının tamamını kapsasın- borcunu ödemeye koşması gerekir. Şâyet herhangi bir malı yoksa eğer borcunu ödemek için gayret harcamış birisi ise devlet onun adına borcunu öder. Devlet bu işi yapmayarak birileri bu işi kendiliğinden (hayır olsun diye) yapar. Bu hususta birkaç hadis vardır: Birincisi Sad b. el-Atbal (r.a)’dan gelmektedir:
“Kardeşi öldü ve geriye üçyüz dirhem bıraktı ve bakıma muhtaç çoluk çocuğu kaldı. (Sad) dedi ki: Ben bu paraları çoluğuna çocuğuna harcamak istedim. Fakat Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: Senin kardeşin borcu dolayısıyla alıkonulmaktadır. [Git] onun borcunu öde. [Gittim onun borcunu ödedim, sonra geldim.] Ey Allah’ın Rasûlü dedim. Onun borçlarını ödedim. Tek istisna bir delili bulunmayan bir kadının alacağı olduğunu iddia ettiği iki dinar kaldı. Peygamber şöyle buyurdu: “O kadına (o parayı) öde. Çünkü o bir hak sahibidir. (Bir rivayette: Doğru söylüyor.)”
Hadisi İbn Mace (II, 82), Ahmed (IV, 136, V, 7), Beyhaki (X, 142)’de rivayet etmiştir. Hadisin iki senedinden biri sahihtir. Diğeri ise İbn Mace’nin senedi gibidir. el-Busirî, el-Zevaid adlı eserinde sahih olduğunu belirtmektedir. Hadisin anlatımı ve ikinci rivayet Beyhaki’ye ait olup, aynı zamanda bu rivayet ile fazlalıklar da Ahmed’in kaydettiği rivayetlerden birisi ile aynıdır.
İkinci hadis Semure b. Cündüb’den gelmektedir:
“Peygamber (s.a) bir cenaze üzerine namaz kıldı. (Bir rivayette: Sabah namazını kıldı). Namazı bitirince: Burada filanın ailesinden kimse var mı? diye buyurdu. [Herkes sustu. Çünkü Peygamber kendiliğinden onlara bir şey söyledi mi susarlardı.] Bunu birkaç defa söyledi. [Üç defa tekrarladığı halde kimse ona cevap vermedi], [bir adam: O aradığın işte budur dedi.] (Semura) dedi ki: İnsanların arka tarafından birisi elbisesini sürükleyerek kalktı. [Peygamber (s.a) ona şöyle dedi: İlk iki defa (seslenişim)de bana cevab vermene engel olan ne idi?] Ben ise ancak bir hayır dolayısı ile senin adını söyledim. Filan kişi -onlardan olan birisinin adını vererek- borcu dolayısıyla esir alınmıştır.] Cennete gitmekten alıkonulmuştur. Arzu ederseniz onu esaretinden kurtarınız, arzu ederseniz onu Allah’ın azabına terkediniz.] Onun akrabalarını ve durumuyla ilgilenenleri kalkıp da onun borcunu ödediklerini bir görseydin. [Nihayet hiçbir kimsenin ondan bir isteyecek alacağı kalmadı.]1
Bu hadisi Ebu Davud (II, 84), Nesai, (II, 233), Hakim (II, 25-26), Beyhaki (VI/4/76), Müsned’inde Tayalisi (no: 891-892) rivayet etmişlerdir. Aynı şekilde Ahmed de (V, 11-13-20) rivayet etmiştir. Kimisi bu hadisi eş-Şabi’den, o Semure’den diye rivayet ederken, kimisi ikisi arasına Sem’an b. Müşennic’i sokmaktadır. Birinci şekilde Hakim’in dediği ve Zehebi’nin de ona muvafakat ettiği üzere Buhari ile Müslim’in şartına göre sahihtir. İkinci şekilde ise sadece sahihtir.
İkinci rivayet iki müsnede aittir. Birinci ve ikinci fazlalık Hakim’e aittir. Üçüncü ve beşinci fazlalık da öyle. İkinci fazlalığı Beyhaki zikretmektedir. Üç ve dördüncü fazlalığı Ahmed de rivayet etmiştir. Beşinci fazlalığı Tayalisi zikretmektedir. Tayalisi, Ahmed ve Ebu Davud müştereken altıncı fazlalığı zikretmişlerdir.
Üçüncü hadis Cabir b. Abdullah’tan gelmektedir. O dedi ki:
“Bir adam vefat etti. Onu yıkadık, kefenledik, hanud (güzel kokular) koyduk ve onu Rasûlullah (s.a) için (cenaze namazını kılmak üzere) cenazelerin konulduğu makam-ı Cibril’in yakınında bıraktık. Daha sonra Rasûlullah (s.a)’a üzerinde cenaze namazı kılmak üzere haber verdik. Bizimle beraber geldi. Bir kaç adım [adımladı] sonra şöyle dedi: Galiba sizin bu adamınızın borcu var. Onlar evet iki dinar borcu var dediler. Peygamber geri durdu [ve: adamınızın namazını kılınız diye buyurdu]. Bizden Ebu Katade diye bilinen bir adam ey Allah’ın Rasûlü ben onları ödemeyi üzerime alıyorum dedi. Bu sefer Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: Onları ödemek senin üzerine ve kendi malından (olacak) ve ölü bunlardan artık beridir (öyle mi) diye buyurdu. Adam evet dedi. Bu sefer Peygamber onun namazını kıldırdı. Rasûlullah (s.a) Ebu Katade ile karşılaştı mı (bir rivayette: sonra ertesi günü onunla karşılaşınca dedi ki): o iki dinarı ne yaptın demeye koyuldu. [Ebu Katade dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü henüz daha dün öldü.] Nihayet bundan sonra bir seferinde (diğer rivayette şöyle denilmektedir: Daha sonra bir sonraki gün onunla karşılaşınca: İki dinar ne yaptı? diye sordu.) (Ebu Katade) dedi ki: Onları ödedim ey Allah’ın Rasûlü dedi. (Peygamber) şöyle buyurdu: İşte şimdi onun derisi serinlemeye başladı (borcu ödendiği için üzerinden azab kaldırılmış oldu).”
Hadisi Hakim (II, 58) rivayet etmiştir. Anlatım ona aittir. Beyhaki (VI, 74-75), Tayalisi (1673), Ahmed (III, 333), el-Heysemi’nin (III, 39) dediği gibi hasen bir isnad ile rivayet etmiştir.
Hakim ise:
“İsnadı sahihtir” demiş olup, Zehebi de bu hususta ona muvafakat etmiştir.
Diğer rivayet ise -Hakim’in dışında- fazlalıklar hepsinde mevcuttur. Ancak ikinci fazlalığı sadece Tayalisi kaydetmiştir.
İki Uyarı:
1. Bu hadis-i şerif Ebu Katade’nin borcu ödemesinin Peygamber (s.a)’ın ölen üzerinde namaz kıldığından sonra gerçekleştiğini ifade etmektedir. Ancak bu müşkil (nisbeten izahı zor) bir husustur. Çünkü bizzat Ebu Katade’den sahih olarak nakledildiğine göre o bu borcu namaz kılınmasından önce ödemiştir. Nitekim bu hadis 51. meselede gelecektir. Eğer bu olay birden çok olmuştur diye anlaşılmayacak olursa, Ebu Katade’nin yaptığı rivayet Cabir’in naklettiği hadisten daha sahihtir. Çünkü Cabir’in hadisinde Abdullah b. Muhammed b. Akîl vardır ki onun hakkında (cerhedici mahiyette) sözler söylenmiştir. O kendisine muhalif olarak gelmeyen rivayetlerde hadisi hasen bir kimsedir. Ancak ona muhalefet edilmiş ise delil olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.
2. Bu hadisler ölünün kendi adına borcun ödenmesi ile faydalandığını ifade eder. İsterse bu onun oğlu dışında birisi tarafından ödenmiş olsun. Ayrıca yapılan bu ödemenin azabını kaldırdığını da ortaya koymaktadır. O halde bu rivayetler şanı yüce Allah’ın: “İnsan için çalıştığından başkası yoktur.” (en-Necm, 53/39) buyruğu ile Peygamber efendimizin: “İnsan öldü mü ameli kesilir. Şu üç husus müstesna…” hadisinin umumi ifadesini tahsis eden rivayetler arasındadır.
Bu son hadisi Müslim ve el-Edebu’l-Müfred’de Buhari ve Ahmed rivayet etmişlerdir.
Fakat ölen adına borç ödemek ayrı bir şeydir. Onun adına sadaka vermek ayrı bir şeydir. Borç ödemek tasadduktan daha özeldir. Bazıları verilen sadakanın ölene mutlak olarak ulaşacağı üzerinde icma olduğunu nakletmişlerdir. Eğer bu görüş bu hususta sahih ise2 mesele yok. Aksi takdirde onun adına sadaka vermeye dair varid olmuş hadisler sadece evladın anne-babası adına sadaka vermesi ile ilgilidir. Bu ise hadisin açık ifadesi (nassı) gereğince onların kazançları arasındadır. Dolayısıyla yabancı bir kimsenin onlara kıyas edilmesi caiz olamaz. Çünkü bu açıkça görüleceği üzere kıyas maa’l-farik’dir. (Yani) sadaka vermek, borç ödemeye kıyas edilmez. Çünkü az önce belirttiğimiz gibi sadaka vermek daha umumidir.
İleride bu mesele 117. meselede daha geniş bir şekilde açıklanacaktır.
Dördüncü hadis: Yine Cabir’den şöyle dediği rivayet edilmektedir:
“Babası Uhud günü şehid düştü ve altı kız çocuğu bıraktı. Üzerinde [otuz vesk] borç da bıraktı. [Alacaklılar haklarını sıkı bir şekilde istemeye koyuldular.] Hurmaların toplanma zamanı gelince, Rasûlullah (s.a)’a gittim ve şöyle dedim: Ey Allah’ın Rasûlü sen de biliyorsun ki benim babam Uhud günü şehid düştü ve geriye pekçok borç bıraktı. Ben de alacaklıların seni görmelerini arzu ediyorum. Şöyle buyurdu: Git, her bir hurma çeşidini başlı başına bir arada harman yap. Ben de onun dediğini yaptım, sonra çağırdım. [Sabah olunca yanımıza geldi.] Alacaklılar onu görünce, anında bana kızdılar. Onlar yaptıklarını görünce, bu harmanların en büyükleri etrafında üç defa dolaştı. [Ve mahsulünün bereketlenmesi için dua etti.] Sonra başında oturdu, sonra adamlarını çağır dedi. Onlara kileyle ölçüp durdu. Nihayet Allah babamın emanetini (vasiyetini) eksiksiz yerine getirmiş oldu.3 Ben ise Allah’a yemin ederim. Babamın emanetini (vasiyetini) yüce Allah eksiksiz ödetsin de kızkardeşlerime tek bir hurma tanesi dahi götürmemeye razı idim. Fakat Allah’a yemin ederim bütün harmanlar olduğu gibi kaldı. Nihayet ben Rasûlullah (s.a)’ın başında oturduğu harmana baktım da ondan tek bir hurma tanesi dahi eksilmemiş gibiydi. [Rasûlullah (s.a) ile birlikte akşam namazına vardım.]4 Bunu ona sözkonusu ettim, şöyle buyurdu: Ebu Bekir ve Ömer’e git de onlara bu hususu bildir. (Onlara durumu haber verince her ikisi de) dedi ki: Biz Rasûlullah (s.a) bu işi yaptı mı bunun böyle olacağını zaten biliyorduk.”
Hadisi Buhari (V, 46, 171, 237, 319, VI, 462-463)’de rivayet etmiş olup, anlatım da ziyadeleriyle birlikte ona aittir. Buna yakın bir şekilde Ebu Davud (II, 15), Nesai (II, 127-128), Darimi (I, 22-25), İbn Mace (II, 82-83), Beyhaki (VI, 64) ve Ahmed (III, 313, 365, 373, 391, 397)’de -hem uzun olarak- hem de muhtasar olarak rivayet etmişlerdir.
Bu hadiste Ahmed’in kaydettiği rivayetlerde pekçok fazlalıklar bulunmaktadır. Uzar korkusuyla bunları kaydetmedim.
Beşinci hadis yine Cabir’den rivayet edilmiştir. O dedi ki:
“Rasûlullah (s.a) hutbe okumak üzere ayağa kalkar, Allah’a hamdeder, O’na layık olduğu vechile senalarda bulunur ve şöyle derdi: Allah kime hidayet verirse onu saptıracak yoktur, onun saptırdığına da kimse hidayet veremez. Şüphesiz sözün en hayırlısı Allah’ın kitabı ve hidayetin en hayırlısı Muhammed’in gösterdiği yoldur. İşlerin en kötüleri ise sonradan ortaya çıkartılanlarıdır. Sonradan ortaya çıkartılan herbir iş bir bid’attir. [Ve her bid'at bir sapıklıktır ve herbir sapıklık ateştedir.] Kıyameti sözkonusu ettiği vakit gözleri kızarır, sesi yükselir, öfkesi artardı. Sanki o bir orduyu [şöyle diyerek] uyaran bir uyarıcı idi: Sabaha varmaz, akşama varmaz (size baskın yapacaktır). Kim bir mal bırakırsa, onun mirasçılarına aittir. Kim de bakıma muhtaç kimseler (çoluk çocuk) yahut bir borç geriye bırakırsa o benim üzerimedir ve bana aittir ve şüphesiz ben mü’minler[e] [en] yakın olanım. (Bir rivayette: Her mü’mine kendi nefsinden… şeklindedir.)”
Hadisi Müslim (III- 11), Nesai (I, 234), Beyhaki Sünen (III, 213-214)’de esma ve sıfat (s. 82)’de, Ahmed (III, 296, 310, 311, 338-371)’de rivayet etmiş olup, anlatım ona aittir. Ebu Nuayn el-Hilye’de (III, 189) birinci fazlalık ona, Nesai’ye ve Beyhaki’ye aittir. Bunun isnadı Müslim’in şartına göre sahihtir. İkinci fazlalık ise ona (Ebu Nuaym’e) ve Beyhaki’ye, üçüncüsü ve dördüncüsü Ahmed’e aittir, ikinci rivayet ise Müslim’indir.
Bu hususta Buhari ve Müslim ve başkaları tarafından rivayet edilmiş, Ebu Hureyre’den gelmiş bir hadis de vardır.5
Altıncı hadis: Aişe (r.anha)’dan olup o şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki: “Her kim benim ümmetimden bir borç yükü altına girer de onu ödemek için gayret harcamakla birlikte onu ödemeden ölürse onun velisi benim.”
Hadisi Ahmed (VI, 74) rivayet etmiş olup, senedi Buhari ve Müslim’in şartına göre sahihtir.
el-Münzirî (III, 33) şunları söylemektedir:
“Hadisi Ahmed ceyyid bir isnad ile rivayet ettiği gibi Ebu Ya’la ve el-Evsat’ta Taberani de rivayet etmiştir.”
Buna yakın bir rivayet de Mecmau’z-Zevaid (IV, 132)’de bulunmaktadır. Ancak şunları söylemektedir: “Ahmed’in rivayetindeki raviler Sahih’in ravileridir.”6
Fethu’l-Bari (V, 54)’de bu meseleye dair önemli, faydalı bilgiler bulunmaktadır.
4. ÖLENİN YANINDA BULUNANLAR VE ONLARIN DIŞINDAKİLER İÇİN CAİZ OLAN HUSUSLAR:
18. Ölenin yüzünü açmaları, onu öpmeleri, üç güne kadar onun için ağlamaları caizdir. Bu hususta bazı hadisler vardır:
Birinci hadis Cabir b. Abdullah (r.a)’dan rivayet edilmiştir. O şöyle demektedir:
“Babam öldürüldüğünde yüzü üzerindeki örtüyü açarak ağlamaya başladım. Bu işi yapmamı söylediler. Peygamber (s.a) ise bana böyle davranmayı yasaklamadı. [Peygamber (s.a)'ın emri üzerine kaldırıldı.] Halam Fatıma ağlamaya başladı. Peygamber (s.a) ağlıyor(mu)sun ya da ağlama dedi. Melekler siz onu kaldırıncaya kadar kanatlarıyla onu gölgelendirip durdu.”
Hadisi Buhari, Müslim, Nesai, Beyhaki ve Ahmed (III, 298) rivayet etmişlerdir. Fazlalık Müslim ve Nesai’ye aittir.
İkinci hadis Aişe (r.anha)’dan rivayet edilmiştir. O şöyle demiştir: “Ebu Bekr (r.a) Sulh denilen yerdeki evinden atı üzerinde geldi ve mescide kadar girdi. [Ömer de insanlara konuşma yapıyordu.] (Babam) insanlarla konuşmadı. Nihayet Aişe (r.anha)’ın yanına girdi. Peygamber (s.a)’a doğru yürüdü. Üzeri çizgili bir Yemen kumaşı ile örtülü idi. Yüzünü açtı, sonra üzerine eğilerek [gözlerinin arasından] onu öptü. Sonra da ağlayıp, dedi ki: Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Peygamberi. Allah seni iki defa öldürmeyecektir. Üzerinde yazılmış bulunan ölümü tatmış bulunuyorsun. Bir rivayette de şöyle denilmektedir: Sen artık sonrasında ölmeyeceğin ölümü öldün.”
Hadisi Buhari (III, 89), Nesai (I, 260-261) rivayet etmiş olup, fazlalık onun naklettiği rivayetlerin birisindedir. İbn Hibban Sahih’inde (2155), Beyhaki (III, 406) ve başkaları da rivayet etmişlerdir.
Üçüncü hadis de Aişe (r.anha)’dan rivayet edilmiştir:
“Peygamber (s.a) Osman b. Maz’un’un yanına -öldükten sonra- girdi. Yüzünü açtı, sonra üzerine kapanarak onu öptü ve ağladı. O kadar ki gözünden yaşlar aktığını gördüm.”
Hadisi Tirmizi -sahih olduğunu belirterek- (II, 130), Beyhaki ve başkaları rivayet etmiştir. Ayrıca bu hadisin hasen bir sened ile bir şahidi daha vardır. Bunun için Mecmau’z-Zevaid (III, 20)’ye bakılabilir. Daha sonra bu hadiste iki zayıf nokta bulunduğu anlaşılmıştır. Bk. Keşfu’l-Esrar (I, 383). Ben bu hadisin zikredildiği kaynakları Silsiletu’l-Ahadiysi’d-Daife’de (6010) göstermiş bulunuyorum.
Dördüncü hadis: Enes (r.a)’dan dedi ki:
“Rasûlullah (s.a) ile birlikte Ebu Seyf’in yanına girdik. -Ki bu zat (Peygamber efendimizin Mariye’den oğlu olan) İbrahim (a.s)’ın süt annesinin kocası idi.- Rasûlullah (s.a) İbrahim’i aldı, öptü, kokladı. Daha sonra onun yanına girdik, bu sefer İbrahim son nefeslerini veriyordu. Rasûlullah (s.a)’ın gözünden yaşlar akmaya başladı. Abdu’r-Rahman b. Avf ona: Sende mi (ağlıyorsun) ey Allah’ın Rasûlü dedi. Peygamber şöyle buyurdu: Ey Avf’ın oğlu! Bu bir rahmettir (dedikten) sonra bir daha gözlerinden yaş aktı ve şöyle dedi: Şüphesiz göz yaş akıtır, kalb üzülür. Bununla birlikte biz de Rabbimizin razı olduğundan başka bir şey söylemeyiz. Gerçekten ey İbrahim biz senden ayrıldığımızdan ötürü üzülüyoruz.”
Hadisi Buhari (III, 135), Müslim ve buna yakın ifadelerle Beyhaki (IV, 69) rivayet etmiştir. Ayrıca önceki açıklamalara (sahife: c -metinde böyle-)’ye bakınız.
Beşinci hadis Abdullah b. Cafer (r.a)’dan gelen şu rivayettir:
“Peygamber (s.a) yanlarına gelmek üzere Cafer’in ailesine üç gün mühlet verdi. Sonra yanlarına gidip şöyle dedi: Artık bugünden sonra kardeşim için ağlamayınız…”
Hadisi Ebu Davud (II, 194), Nesai (II, 292) rivayet etmiş olup, senedi Müslim’in şartına göre sahihtir. Ahmed bundan daha geniş olarak rivayet etmiştir. Onun lafzı ile bu rivayet yüce Allah’ın izniyle taziye bahsinde gelecektir.
5. ÖLÜNÜN AKRABALARINA DÜŞEN GÖREVLER:
19. Ölünün akrabaları vefat haberini aldıkları vakit iki hususa dikkat etmelidirler:
Birincisi sabır ve kadere rıza göstermektir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele. Onlar kendilerine bir musibet gelip çattığında: ‘Muhakkak biz Allah’ınız ve muhakkak biz O’na dönücüleriz’ derler. İşte Rablerinden bir mağfiret ve bir rahmet hep onların üzerindedir ve onlar doğru yola erdirilenlerin ta kendileridir.” (el-Bakara, 2/155-157)
Ayrıca Enes b. Malik (r.a)’ın rivayet ettiği şu hadis de bunu gerektirmektedir:
“Rasûlullah (s.a) bir kabrin yanıbaşında ağlayan bir kadının yanından geçti. Ona: Allah’tan kork ve sabırlı ol dedi. Kadın: Beni rahat bırak. Çünkü benim başıma gelen musibet sana gelmedi dedi. (Enes) dedi ki: Kadın peygamberi tanımamıştı. Ona: Bu Rasûlullah (s.a)’dır denilince, adeta ölür gibi oldu. Rasûlullah (s.a)’ın kapısına geldi. Kapısında kapıcıları görmedi. Kadın ey Allah’ın Rasûlü ben seni tanıyamadım deyince, Rasûlullah (s.a): Sabır birinci sadme halinde gösterilir diye buyurdu.”
Hadisi Buhari (III, 115-116), Müslim (III, 40-41), Beyhaki -ki anlatım ona aittir- (IV, 65)’de rivayet etmişlerdir.
Çocukların ölümü üzerine sabretmenin pek büyük ecri vardır. Bu hususta pekçok hadis-i şerif vardır. Bunların bazılarını kaydetmek istiyorum:
Birinci hadis: “Müslümanlardan herhangi bir kimsenin üç çocuğu ölürse -yeminin gereği dışında- ona ateş dokunmayacaktır.”1
Hadisi Buhari, Müslim ve Beyhaki (IV, 67) Ebu Hureyre’de rivayet etmişlerdir.
İkinci hadis: İki müslüman (karı ve koca)nın henüz ergenlik yaşına erişmemiş üç çocuğu ölürse, mutlaka Allah onları da, anne-babalarını da rahmetinin lütfuyla cennete koyar. (Peygamber devamla) buyurdu ki: Ve cennet kapılarından bir kapı üzerinde bulunurlar. Onlara: Cennete girin denilir, onlar hayır anne-babamız gelinceye kadar (girmeyiz). Onlara: Siz de anne ve babanız da Allah’ın lütuf ve rahmeti ile cennete giriniz denilir.”
Hadisi Nesai (I, 265), Beyhaki (IV, 68) ve başkaları Ebu Hureyre’den rivayet etmişlerdir. Senedi Buhari ve Müslim’in şartına göre sahihtir.
Üçüncü hadis: “Herhangi bir kadının üç çocuğu ölürse, mutlaka o çocuklar o kadın için ateşe karşı bir perde olurlar. Bir kadın: Ya iki kişi diye sordu. (Peygamber): İki kişi dahi olsa diye buyurdu.”
Hadisi Buhari (III, 94), Müslim, Beyhaki (IV, 67), Ebu Said el-Hudri (r.a)’dan rivayet etmişlerdir.
Dördüncü hadis: “Allah mü’min kulunun yeryüzünden çok sevdiği bir varlığı alınır da sabreder, onun ecrini (Allah’tan) bekleyecek olursa, o kuluna cennetten başka bir mükafat vermeye razı olmaz.”
Hadisi Nesai (I, 264), Abdullah b. Amr’dan hasen bir senedle rivayet etmiştir.
Ölenin akrabalarına düşen ikinci görev: İstircada bulunmaktır. O da kişinin: “İnna lillah ve inna ileyhi raciun: Şüphesiz biz Allah’a aitiz ve muhakkak O’na döneceğiz” demektir. Az önceki âyet-i kerimede geçtiği gibi. Buna Peygamber (s.a)’ın tavsiye buyurduğu şu sözleri de ilave eder: “( ): Allah’ım bu musibetim dolayısıyla bana ecir ver ve bana onun yerine ondan hayırlısını ver” ifadelerini ekler. Çünkü Um Seleme (r.anha) şöyle demiştir: Ben Rasûlullah (s.a)’ı şöyle buyururken dinledim:
“Bir musibet bir müslümana gelip çatar da Allah’ın kendisine emrettiği şekilde: “İnna lillah ve inna ileyhi raciun. Allah’ım bu musibetimde bana ecrimi ver ve bana onun yerine ondan daha hayırlısını ver” diyecek olursa, şüphesiz Allah da ona ondan hayırlısını verir. (Um Seleme) dedi ki: Acaba hangi müslüman Ebu Seleme’den (benim için) daha hayırlı olur. O Rasûlullah (s.a)’a hicret eden ilk ailedir. Sonra bunu ben lafzan da söyledim. Yüce Allah bana onun yerine Rasûlullah (s.a)’ı verdi. (Um Seleme) dedi ki: Rasûlullah (s.a) bana, beni kendisine istemek üzere Hatıb b. Ebi Beltaa’yı gönderdi. Ben: Benim kızım var ve ben çok kıskanç bir kadınım dedim. Şöyle buyurdu: Onun kızına gelince, Allah’a kızının kendisine ihtiyacının kalmaması için dua ederiz. Ayrıca Allah’a kıskançlığı gidermesi için de dua ederim diye buyurdu.”
Hadisi Müslim (III, 37), Beyhaki (IV, 65) ve Ahmed (VI, 309) rivayet etmişlerdir.
20. Eğer kadın çocuğunun ya da bir başka yakınının vefatı dolayısıyla üç günden fazla olmamak üzere yas tuttuğundan ötürü her türlü ziynetten imtina edip uzak durması sabra aykırı değildir. Bundan tek istisna kocası için tuttuğu yastır. Onun için yas dört ay on gündür. Çünkü Ebu Seleme’nin kızı Zeyneb’in rivayet ettiği hadis bunu gerektirmektedir. Zeyneb dedi ki:
“Peygamber (s.a)’ın hanımı Um Habibe’nin yanına girdim. Şöyle dedi: Rasûlullah (s.a)’ı şöyle buyururken dinledim: Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kadının üç günden fazla bir ölen için yas tutması helal değildir. Kocası için tutması gereken dört ay on günlük yas müstesna.” Daha sonra Cahş kızı Zeyneb’in yanına kardeşinin vefatı dolayısıyla girdim. Koku getirilmesini istedi, o kokuyu süründü. Sonra şöyle dedi: Aslında benim koku sürünmeye bir ihtiyacım yok. Şu kadar var ki Rasûlullah (s.a)’ı şöyle buyururken dinledim…” diyerek hadisi zikretti.
Hadisi Buhari (III, 114, IX, 400-401) rivayet etmiştir.
21. Ancak eğer hanım kocasını hoşnut etmek ve onun kendisine duyacağı ihtiyacını karşılamak için kocasının dışındakiler için yas tutmayacak olursa, böylesi onun için daha faziletlidir ve bunun ardından her ikisi için de pek çok hayırlar ümit edilebilir. Tıpkı Um Suleym ile kocası Ebu Talha el-Ensari’nin -Allah ikisinden de razı olsun- başından geçenlerde olduğu gibi. Uzunluğuna rağmen ikisine dair kıssayı zikretmekte bir sakınca yoktur. Çünkü bu kıssada pekçok faydalı hususlar, öğütler ve ibretler bulunmaktadır. Enes (r.a) dedi ki:
“Enes’in babası Malik, hanımı Um Süleyme -ki o Enes’in annesidir- dedi ki: Şu adam -Peygamber (s.a)’ı kastediyor- şarabı haram kılıyor. Kalkıp Şam’a kadar gitti, orada öldü. Ebu Talha gelip, Um Süleym’e talib oldu. Bu hususta onunla konuştu. Um Süleym: Ey Ebu Talha! Senin gibi birisi red olunmaz fakat sen kâfir bir kimsesin, ben ise müslüman bir kadınım. Dolayısıyla benim seninle evlenmem uygun değildir. Ebu Talha: Sen önceden böyle değildin dedi. Um Süleym: Ya nasıldım diye sorunca, Ebu Talha: Sarıya (altına) ve beyaza (gümüşe) ne dersin? Um Süleym: Ben ne sarı isterim, ne beyaz. Senden müslüman olmanı istiyorum. [Eğer müslüman olursan, o benim mehrim olur. Senden de ondan başka bir şey istemem.] Ebu Talha: Peki bu hususta bana kim yardımcı olabilir deyince, Um Süleym: Bu hususta Rasûlullah (s.a)’ın yanına gidebilirsin. Ebu Talha, Peygamber (s.a)’ın yanına gitmek üzere ayrılıp gitti. Rasûlullah (s.a) ashabı arasında oturuyordu. Peygamber onu görünce şöyle buyurdu: Gözleri arasında İslamın parıltısı bulunduğu halde Ebu Talha yanınıza geliyor. Ebu Talha, Rasûlullah (s.a)’a Um Süleym’in neler söylediklerini bildirdi ve bu esas üzere onunla evlendi.
Sabit (ki bu olayı Enes’ten rivayet edenlerden birisi olan Sabit el-Bünani’dir) dedi ki: Bize ulaştığı kadarıyla onun mehir olarak İslamı kabul etmek suretiyle onun mehrinden daha büyük bir mehir olmamıştır. Ebu Talha onunla evlendi, gözleri güzel bir kadındı. Yaşı küçüktü. Bir oğlu oluncaya kadar Um Süleym, Ebu Talha ile birlikte kaldı. Ebu Talha bu oğlunu çok seviyordu. Bir seferinde çocuk [oldukça ağır bir şekilde] hastalandı. Ebu Talha da onun hastalığına boyun eğdi, kabullendi. [Ebu Talha sabah namazı vakti kalkar, abdest alır, Peygamber (s.a) ile birlikte gider namaz kılardı. Yaklaşık günün ortasına kadar onunla birlikte olur, ondan sonra gelir, kaylule uykusuna yatar yemek yerdi. Öğle namazını kıldı mı hazırlanıp giderdi ve akşam namazına gelmezdi.] Ebu Talha bir akşam Peygamber (s.a)’a geldi. (Bir rivayette mescide) çocuk öldü. Um Süleym şöyle dedi: Ben bizzat bildirmedikçe hiç kimse Ebu Talha’ya oğlunun öldüğü haberini vermesin. Um Süleym çocuğu hazırladı. [Üzerini örttü] ve onu [evin bir tarafına] koydu. Ebu Talha, Rasûlullah (s.a)’ın yanından gelip, Um Süleym’in yanına girdi. [Beraberinde arkadaşlarından mesciddekilerden birtakım kimseler de vardı.] Ebu Talha oğlum nasıl dedi. Um Süleym: Ey Ebu Talha hastalandığından bu yana şu andakinden daha sakin olmamıştır. [Rahata kavuştuğunu ümit ederim] deyip ona akşam yemeğini getirdi, [yemeği önlerine koydu onlar da akşam yemeğini yediler, gelenler çıkıp gitti], [(Enes) dedi ki: Yatağına kalkıp gitti, başını koydu.] Sonra Um Süleym kalkıp koku süründü [ve daha önce onun için süslendiğinden daha fazla süslendi], [sonra gelip, onunla yatağa girdi. Ebu Talha hoş kokuyu alır almaz bir erkeğin hanımına duyduğu yakınlığı duydu], [gecenin bitimine doğru] Um Süleym dedi ki: Ey Ebu Talha şu konu hakkında ne dersin? Birtakım kimseler başkalarından bir şeyi ariyet olarak alsalar, sonra o eşyanın sahibleri ariyetlerini geri isteyecek olurlarsa, ariyet olarak alanlar bunu vermemezlik edebilirler mi? Ebu Talha hayır dedi. Um Süleym şu cevab verdi: Şüphesiz aziz ve celil olan Allah senin oğlunu sana ariyet olarak vermişti. Sonra onu yanına aldı. Artık bunun ecrini Allah’tan bekle ve sabret. Ebu Talha bu işe kızdı ve sonra şöyle dedi: Beni yapacaklarını yapıncaya kadar bıraktın da sonra oğlumun öldüğünü mü haber veriyorsun. [Sonra istircada bulundu, Allah'a hamdetti], [sabah olunca gusletti], sonra Rasûlullah (s.a)’ın yanına (mescide) gitti. [Onunla birlikte namaz kıldı] ve durumu ona haber verdi. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: Allah size geçirdiğiniz o geceyi mübarek kıldı. (Um Süleym) bundan hamile kaldı ve hamileliği ağırlaştı. Um Süleym, Peygamber (s.a) ile birlikte sefere çıkardı. O yola çıktı mı o da onunla çıkardı (Medine’ye) girdi mi onunla birlikte girerdi. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Doğumunu yaparsa bebeği bana getiriniz. [Rasûlullah (s.a) bir yolculukta bulunuyorken Um Süleym de onunla beraber idi. Rasûlullah (s.a) Medine'ye bir yolculuktan geldiği vakit oraya doğrudan girmezdi. Medine'ye yaklaştıklarında Um Süleym'in doğum sancıları tuttu, Ebu Talha da Um Süleym'in yanında kaldı. Rasûlullah (s.a) ise yoluna devam etti. Ebu Talha dedi ki: Rabbim sen de biliyorsun ki Rasûlün çıkıp giderse onunla beraber çıkmak, girdiği vakit de onunla beraber girmek benim çok hoşuma gider. İşte şimdi gördüğün durum dolayısıyla burada Um Süleym dedi ki: Ey Ebu Talha! Artık eskiden çektiğim acıları şimdi çekmiyorum dedi. Bunun üzerine yola koyuldular ve (Medine'ye) vardıklarında doğum sancıları başladı.] Bir oğlu oldu. Oğlu Enes’e dedi ki: [Ey Enes! Bunu Rasûlullah (s.a)'ın yanına sabah vakti alıp götürünceye kadar hiçbir şey yemesin [ve Enesle beraber birkaç hurma gönderdi]. Çocuk gece ağlayıp durdu, ben de geceyi onunla geçirdim. Onu bekleyip durdum, nihayet sabah oldu. Rasûlullah (s.a)’ın yanına vardım], [üzerinde çizgili bir elbise vardı]. Bu sırada ya develeri ya da koyunları işaretliyordu. [Onun yanına vardım]. Bebeğe bakınca Enes’e dedi ki: Milha’nın kızı doğum yaptı mı, Enes evet dedi. [(Peygamber buyurdu ki: Biraz bekle işimi bitirip geleceğim]. (Enes devamla) dedi ki: Elindekini bıraktı, bebeği aldı ve şöyle dedi: [Beraberinde bir şey var mı? Evet birkaç hurma dediler.] Peygamber (s.a) hurmalardan [birkaç tane] aldı. [Onları çiğnedi sonra ağzındakini biraraya getirdi], [daha sonra bebeğin ağzını açtı ve ağzındakini onun ağzına sokup] çocuğu tahnik etmeye (ağzına ezdiği hurmadan çalmaya) başladı. Çocuk da yalanmaya başladı: [Bir taraftan hurmanın tatlılığını emiyor, diğer taraftan Rasûlullah (s.a)'ın tükürüğünü yalıyordu. Böylelikle bu bebeğin barsaklarına ilk inen şey Rasûlullah (s.a)'ın tükürüğü oldu. Rasûlullah buyurdu ki: Ensarın hurmayı ne kadar sevdiklerine bir bakınız, [Enes (dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü ona isim koy dedim. Şöyle buyurdu:], [yüzünü sildi] ve ona Abdullah adını verdi. [Ensarın gençleri arasında ondan daha üstün kimse olmadı], [dedi ki: Onun pekçok çocuğu oldu. Abdullah da Faris diyarında (İran'da) şehit düştü].”
Bu hadisi Tayalisi (no: 2056)’da rivayet etmiş, anlatım ona aittir. Onun rivayet ettiği yolla Beyhaki (IV, 65-66), İbn Hibban (725), Ahmed (III, 105-106, 181, 196, 278 ve 290)’da rivayet etmişlerdir. Bütün fazlalıklar -ileride geleceği üzere- ona aittir.
Ayrıca Buhari (III, 132-133), Müslim (VI, 174-175) muhtasar bir şekilde ve sadece çocuğun vefatı olayı kadarı ile rivayet etmişlerdir. Nesai (II, 87)’de başından bir bölüm rivayet etmiştir. İlk fazlalık ona aittir. Altıncı, sekizinci, onbeşinci ve onaltıncı fazlalıklar Buhari’ye, ondokuzuncu, ikinci ve yirminci fazlalık Müslim’e diğerleri ise -az önce geçtiği üzere- Ahmed’e aittir.
Bu kıssanın rivayet ve lafızlarını biraraya getirmek için özel bir itina gösterdim. Çünkü burada gerçekten gözalıcı ve üstün hususlar vardır. Okuyucu bu kıssa ile ilgili kapsamlı ve doğru bir fikir sahibi olsun diye böyle yaptım. Böylelikle ibret ve elde edilecek fayda tamamlanabilmektedir.
_____
6. ÖLENİN AKRABALARINA HARAM OLAN ŞEYLER:
22. Rasûlullah (s.a) birileri öldüğünde o dönemde insanların yaptıkları, kimilerinin halen yapmaya devam ettikleri birtakım hususları haram kılmıştır. Onlardan sakınmak için bunları bilmek gerekir. Bu nedenle onları açıklamak da kaçınılmaz bir husustur.
A. Ağıt yakmak (miyaha)(1): Bu hususta pekçok hadis-i şerifler vardır:
1. “Ümmetim arasında dört husus vardır ki bunlar cahiliye işlerinden olup, onları terketmeyeceklerdir: Şan ve şerefle öğünmek, neseblere dil uzatmak, yıldızlar ile yağmur yağmasını dilemek ve ağıt yakmak. (Devamla) buyurdu ki: Ağıt yakan kadın eğer ölümden önce tevbe etmeyecek olursa kıyamet gününde üzerinde katrandan bir şalvar ve uyuzdan bir gömlek olduğu halde ayakta bekletilecektir.”
Müslim (III, 45), Beyhaki (IV, 63), Ebu Malik el-Eş’ari’den rivayet etmişlerdir.
2. “İnsanlar arasında iki husus vardır ki bunların onlarda bulunması bir küfürdür: Nesebe dil uzatmak ve ölene ağıt yakmak.”
Hadisi Müslim (I, 58), Beyhaki (IV, 63) ve başkaları Ebu Hureyre’den rivayet etmişlerdir.
3. Rasûlullah (s.a)’ın oğlu İbrahim vefat edince Üsame b. Zeyd feryad etti. Rasûlullah (s.a) bu benden değildir. Feryad eden bir kimsenin hiçbir hakkı yoktur. Kalb üzülür, göz yaş akıtır fakat Rabbı gazablandıracak bir iş yapılmaz.”
İbn Hibban (743), Hakim (I, 382), Ebu Hureyre’den hasen bir isnadla rivayet etmişlerdir. İbn Hibban’ın lafzında “…(yüksek sesle bağıran: saih yerine) feryad eden (sarih)in payı yoktur.” şeklindedir.
4. Um Atiye’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Rasûlullah (s.a) bey’at ile birlikte bizden ağıt yakmamak üzere söz aldı. Bu hususa aramızdan (bey’atte bulunan kadınları kastediyor) sadece beş kadın vefa gösterdi, bağlı kaldı: Um Süleym, Um el-Ala, Ebu Sebre’nin kızı ve Muaz’ın hanımı ya da Ebu Sebre’nin kızı ve Muaz’ın hanımı”
Buhari (III, 137), Müslim (III, 46) -lafız ona ait-, Beyhaki (IV, 62) ve başkaları rivayet etmişlerdir.
5. Enes b. Malik’ten şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Ömer b. el-Hattab arkadan bıçaklandığında Hafsa onun için ağladı. Ömer: Ey Hafsa sen Rasûlullah (s.a)’ı: Kendisine ağlanılan kimseye azab edilir derken duymadın mı? Suhayb de [vay kardeşim, vay arkadaşım diyerek] onun için ağladı. Ömer: Ey Suhayb dedi. Kendisi için ağlanılan kimseye azab edildiğini bilmiyor musun? (Bir rivayette şöyledir): “Şüphesiz ölen aile halkının bazılarının ağlaması dolayısıyla azab edilir. Bir diğer rivayette de kendisi için feryad edildiğinden ötürü (kabrinde) şeklindedir.”
Hadisi Buhari, Müslim -anlatım ona ait-, Beyhaki (IV, 72-73), Ahmed (no: 268, 288-289-290, 315, 334, 254 (muhtemelen 354 olmalıdır), 386), Ömer (r.a)’dan uzun ve muhtasar çeşitli rivayet yollarından rivayet etmişlerdir. İbn Hibban da Sahih’inde (741) sadece Hafsa (r.anha) ile ilgili kıssayı rivayet etmiştir.
6. “Şüphesiz ölen kimseye yakınları kendisi için ağladıklarından ötürü azab edilir.” Bir diğer rivayette de şöyle denilmektedir: “Ölmüş kimseye kendisine yakılan ağıttan ötürü kabrinde azab edilir.”
Hadisi Buhari ve Müslim ile Ahmed, İbn Ömer’den diye rivayet etmişlerdir. Diğer rivayet Müslim ve Ahmed’e ait olup, bunu İbn Hibban Sahih’inde (742), İmran b. Husayn’ın rivayeti olarak ilk rivayete oldukça yakın bir şekilde rivayet etmişlerdir.
7. “Kendisi için feryad edilip, ağlanan kimse [kıyamet günü] kendisine feryad edildiğinden ötürü azab edilir.”
Hadisi Buhari (III, 126), Müslim (III, 45), Beyhaki (IV, 72) ve Ahmed (IV, 245, 252, 255)’de rivayet etmişlerdir.
Bu hadiste açıklandığına göre bundan önce sözkonusu edilen hadisteki ağlamaktan kastın mutlak olarak bir ağlama olmadığı, aksine özel bir ağlama şekli olan feryad ve figan (ağıt yakmak) olduğu anlaşılmaktadır. Buna daha önce geçen Ömer (r.a)’dan nakledilen ikinci rivayetteki hadis de işaret etmektedir ki o da: “…Bazı ağlamalar sebebiyle…” ifadesidir.
Diğer taraftan bu hadisin zahirdeki ifadesi ile ondan önceki hadisler nisbeten müşkildir (anlaşılmaları ve izahları zordur). Çünkü bunlardaki ifadeler şeriatın kabul edilmiş birtakım esas ve kuralları ile çatışmaktadır. Yüce Allah’ın: “Günahkar hiçbir nefis başkasının günahını yüklenmez.” (el-En’am, 164) buyruğu gibi.
İlim adamları buna sekiz türlü cevab vermişlerdir ki doğruya en yakın olanları şu iki görüştür:
1. Cumhurun kabul ettiği görüş: Bu hadis kendisi için ağıt yakılmasını vasiyet eden yahutta insanların adeten bunu yapacaklarını bilmekle birlikte böyle bir işin yapılmamasını vasiyet etmeyen kimseler hakkında kabul edilir. Bundan dolayı Abdullah b. el-Mubarek şöyle demiştir: “Eğer hayatta iken bu işi yapmamalarını söylemekle birlikte onlar vefatından sonra bunu kısmen de olsa yapacak olurlarsa bundan dolayı ona hiçbir sorumluluk olmaz.”1 Bunlara göre de azab cezalandırmak (ikab) anlamındadır.
2. Diğer görüşe göre burada “azab edilir” lafzı aile halkının kendisi için ağladıklarını işitmekle acı duyar, bundan dolayı onlara acır ve üzülür. Bu da berzah hayatında olacak bir şeydir, kıyamet günü değil. Muhammed b. Cerir et-Taberi ve başkaları bu görüşü benimsemiş, İbn Teymiye, İbnu’l-Kayyim ve başkaları da bu görüşü destekleyerek şöyle demişlerdir:
“Bundan kasıt Allah hayatta olanların kendisi için ağlamaları dolayısıyla onu azablandırıcı değildir. Azab Peygamber efendimizin: “Yolculuk azabtan bir parçadır” buyruğunda olduğu gibi “ikab: ceza”dan daha geneldir. Buradaki ikab herhangi bir günah dolayısıyla yapılan bir ceza değildir. Bu bir çeşit azab görmek, acı çekmek demektir.”2
Bu açıklamayı beş ve altıncı hadislerdeki: “kabrinde” ifadesi desteklemektedir. Ben bir süre bu kanaate meylediyordum. Daha sonra sözkonusu edilen azabı “kıyamet günü”nde gerçekleşmekle kayıtlayan yedinci hadise muhalif olduğundan ötürü bu görüşün zayıf olduğunu gördüm. Açıkça görülen husus şu ki bunun belirttikleri şekilde teviline (açıklanıp, yorumlanmasına) imkan yoktur. Bundan dolayı bizce tercih edilen görüş cumhurun görüşüdür. Onların bu açıklamasına göre bu kayıt ile diğer hadisteki “kabrinde” kaydı arasında da bir aykırılık olmaz. Aksine bu azab ötekine katılır ve sonuç olarak bunun hem kabrinde, hem de kıyamet gününde azaba uğratılacağı anlaşılır. Bu husus -yüce Allah’ın izniyle- açıkça anlaşılan bir şeydir.
8. en-Numan b. Beşir’den şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Abdullah b. Revaha (r.a) baygın düştü. Kızkardeşi Amra ağlayarak: Ey benim dağ gibi kardeşim, ey şöyle olan, ey böyle olan deyip onun için ağıt yakmaya başladı. Kendisine gelince: Sen bir şey söyledikçe mutlaka bana da sen böylemisin denildi. Onun için Abdullah ölünce ona ağlamadı.”
Bu hadisi Buhari ve Beyhaki (IV, 64) rivayet etmişlerdir.
Bu hususta başka hadisler de vardır. Bunları yüce Allah’ın izniyle bundan sonraki fıkrada sözkonusu edeceğiz.
B,C. Yanaklara vurmak, yakaları (elbiseleri) yırtmak. Çünkü Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Yanaklarına vuran, yakalarını yırtan ve cahiliye davasını güden bizden değildir.”
Buhari (III, 127-128-129), Müslim (I, 70), İbnu’l-Carut (257), Beyhaki (IV, 63-64) ve başkaları İbn Mesud’dan rivayet etmişlerdir.
D. Saçları traş etmek. Çünkü Ebu Burde b. Ebi Musa rivayet ettiği hadiste şöyle demektedir:
“Ebu Musa bir ağrıya tutuldu ve bunun sonucunda bayıldı. Başı yakınlarından hanımının göğsünde idi. Hanımlarından bir kadın feryad etti. Ona hiçbir şekilde cevap veremiyordu. Kendisine gelince şöyle dedi: Ben Rasûlullah (s.a)’ın uzak olduğunu belirttiği kimselerden uzağım. Çünkü Rasûlullah (s.a) ölüm musibeti karşısında sesini yükselten, saçlarını traş eden, (elbiselerini) yırtan herkesden uzak olduğunu belirtmişti.”
Buhari (III, 129), Müslim (I, 70), Nesai (I, 263), Beyhaki (IV, 64)
E. Saçları çözmek. Çünkü bey’at eden hanımlardan birisi rivayet ettiği hadiste şöyle demiştir:
“Rasûlullah (s.a)’ın bizden söz aldığı maruf hususlar arasında maruf olan hiçbir hususda ona isyan etmemek, yüzümüzü tırmalayıp yırtmamak, veyl (vay başıma gelenler) diye feryad etmemek, yaka yırtmamak ve saçlarımızı (matem dolayısıyla) çözmemek de vardır.”
Hadisi Ebu Davud (II, 59) onun naklettiği rivayet yoluyla Beyhaki (IV, 64) sahih bir senet ile rivayet etmişlerdir.
F. Bazı erkeklerin ölülerine üzüldükleri için birkaç gün sakal traşı olmamaları. Bu günler bitince tekrar sakallarını traş etmeye başlamaları. Bu şekilde sakalı traş etmemek3 açıkça görüleceği gibi, saçları çözmek (taramamak) demektir. Ayrıca bunun bid’at olduğunu da eklemek gerekir. Peygamber (s.a) da şöyle buyurmuştur:
“Her bid’at bir sapıklıktır ve herbir sapıklıkta ateştedir.”
Nesai, el-Esma ve’s-Sıfat adlı eserinde Beyhaki sahih bir senedle Cabir (r.a)’dan -az önce geçtiği gibi- rivayet etmişlerdir.
G. Minare ve benzeri şeyler vasıtasıyla ölenin haberini vermek. Çünkü bu bir çeşit na’y (ölümü yasak olan bir yolla ilan etmek)dir. Huzeyfe b. el-Yeman’dan şöyle dediği sabittir:
“Onun bir cenazesi oldu mu kimseye bunu haber vermeyiniz. Çünkü ben bunun bir na’y olacağından korkuyorum diyordu. (Devamla) çünkü Rasûlullah (s.a)’ı na’yi yasaklarken dinledim.”
Tirmizi (II, 129)’de rivayet etmiş olup, hasen olduğunu belirtmiştir. İbn Mace (I, 450), Ahmed (V, 406) -anlatım ona ait-, Beyhaki (IV, 74). Hadisin merfu olan bölümünü İbn Ebi Şeybe, Musannef (IV, 98′de) rivayet etmiş olup, Hafız İbn Hacer’in Fethu’l-Bari’de dediği gibi senedi hasendir.
Na’y sözlükte ölenin ölümünü haber vermektir. Bu açıklamaya göre hertürlü haber vermeyi kapsar. Fakat bir çeşit haber vermenin caiz olduğuna delalet eden sahih birtakım hadisler de vardır. İlim adamları bu hadislere dayanarak mutlak olarak gelen yasaklayıcı ifadeleri kayıtlamışlar ve şöyle demişlerdir: Na’yden kastedilen cahiliye halkının yaptığı gibi -ileride geleceği üzere- evlerin ve çarşı pazarların girişlerinde yüksek sesle bağırıp çağırmaya benzeyen ilanlardır. Bu sebebten ötürü ben de bir sonraki bölümde bu hususu açıklamayı uygun gördüm.
_____
7. CAİZ OLAN NA’Y (ÖLÜMÜ HABER VERMEK):
23. Beraberinde cahiliye türü ölümü haber verme şeklini andıran herhangi bir husus bulunmadığı sürece ölümün ilan edilmesi caizdir. Bu yanında gasletmek, kefenlemek, namazını kılmak ve benzeri hususları hakkıyla yerine getirecek kimseler bulunmadığı takdirde vacib dahi olabilir. Bu hususta bazı hadis-i şerifler vardır:
Birinci Ebu Hureyre (r.a)’dan rivayet edilmektedir:
“Rasûlullah (s.a) öldüğü günü Necaşi’nin ölüm haberini verdi. Namazgaha çıktı, ashabı saf halinde dizdi ve onlara dört tekbir getir(ip cenaze namazını kıl)dı.”
Hadisi Buhari, Müslim ve başkaları rivayet etmiştir. İleride çeşitli rivayet yollarıyla, bütün fazlalıklarıyla altmışıncı meselenin yedinci hadisi olarak sözkonusu edilecektir.
İkinci hadis: Enes (r.a)’dan dedi ki: Peygamber (s.a) buyurdu ki:
“Sancağı Zeyd aldı, o da isabet aldı. Sonra Cafer aldı, o da isabet aldı. Sonra Abdullah b. Revaha aldı, o da isabet aldı. -Bu arada Rasûlullah (s.a)’ın gözlerinden yaş akıyordu.- Sonra sancağı Halid b. Velid (onların başına geçmesi hususunda tarafımdan) emirliği tayin edilmeksizin aldı ve ona zafer nasib oldu.”
Hadisi Buhari rivayet etmiş olup, bu hadisin ve bundan önceki hadisin bulunduğu babı şöylece kaydetmiştir:
“Kişinin ölenin akrabalarına bizzat kendisinin ölümü haber vermesi” Hafız (İbn Hacer) de şöyle demektedir:
“Bu başlığın faydası ölümü haber vermenin (na’yin) büsbütün menedilmediğine, ancak cahiliye halkının yaptıklarının yasaklandığına işaret etmektedir. Çünkü onlar evlerin kapılarına ve çarşı pazara ölenin ölüm haberini ilan edecek kimseler gönderirlerdi…”
Derim ki: Eğer bu ölen kişi müslüman bir kimse ise minareler de bunu yüksek sesle ilan etmek öncelikli olarak bir na’y olur. Bundan dolayı bundan önceki fıkrada biz bunu açıkça ifade etmiş bulunuyoruz.
Ayrıca bizatihi haram olan başka hususlar da bu haber verme ile birlikte bulunabilir. Bu şekilde yüksek sesle ilan karşılığında ücret almak ölenin bu şekilde olmadığı bilinen ifadelerle methedilmesi buna örnektir. Mesela: “Kerem ve lutfa nail olmuş şerefli kimselerin övüncü ile salih ve şerefli selefin kalıntısı olan bu zatın haydi cenaze namazına” demek buna örnektir.
24. Ölümü haber veren kişinin insanlardan ölü için mağfiret dilemelerini istemesi müstehabtır. Çünkü Ebu Katade (r.a) rivayet ettiği hadiste şöyle demektedir:
“Rasûlullah (s.a) emir (kumandan) tayin ettiği kimselerin bulunduğu orduyu gönderdi ve şöyle dedi: Kumandanınız Zeyd b. Harise’dir. Eğer Zeyd şehid düşerse, Cafer b. Ebi Talib olsun. Eğer Cafer şehid düşerse, ensardan Abdullah b. Revaha olsun. Cafer ileri atılarak dedi ki: Anam babam sana feda olsun ey Allah’ın Rasûlü. Ben, benim başıma Zeyd’i kumandan tayin edeceğinden korkmadım. (Peygamber) buyurdu ki: Git sen bunlardan hangisinin daha hayırlı olduğunu bilmezsin. Ayrılıp gittiler, Allah’ın dilediği kadar bir süre kaldılar. Daha sonra Rasûlullah (s.a) minbere çıktı ve “es-salâtu camiatun: hep birlikte namaza” diye nida edilmesini emir buyurdu. Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: “Bir hayır oldu ya da dün bir hayır oldu ya da hayır gerçekleşti. -Bu şüpheli ifadeleri Abdu’r-Rahman (yani Abdu’r-Rahman b. Vehdi) kullanmıştır.- Ben şimdi şu gazaya giden ordunuza dair size haber vereceğim. Onlar yollarına koyuldular, düşmanla karşılaştılar. Zeyd isabet alarak şehid oldu. Ona mağfiret dileyiniz. -Hazır bulunanlar da ona mağfiret diledi.- Daha sonra sancağı Cafer b. Ebi Talib aldı. O kâfirler üzerine şehid olarak öldürülünceye kadar sıkı hücum yaptı. Ben onun şehid olduğuna şahidlik ederim. Onun için mağfiret dileyin. Daha sonra sancağı Abdullah b. Revaha aldı. Şehid olarak öldürülünceye kadar ayaklarını sağlam tuttu. Onun için Allah’tan mağfiret dileyin. Sonra Halid b. el-Velid -ki (Peygamberin) tayin ettiği emirlerden (kumandanlardan) değildi kendi kendisini emir yapmıştı- sancağı aldı. Daha sonra Rasûlullah (s.a) iki parmağını kaldırarak şöyle buyurdu: “Allah’ım o senin kılıçlarından bir kılıçtır. Sen ona zafer nasib et. -O günden bu yana Halid’e Allah’ın kılıcı adı verildi- sonra şöyle buyurdu: Haydi sefere hazırlanın, kardeşlerinizin yardımına koşun. Hiç kimse geri kalmasın. İnsanlar oldukça sıcak bir zamanda binekli, bineksiz savaşa hazırlanıp çıktılar.”
Hadisi Ahmed (V, 299-300-301) rivayet etmiş olup, senedi hasendir.
Peygamber (s.a)’ın Necaşi’nin ölümünü insanlara bildirdiği vakit: “Kardeşiniz için mağfiret dileyiniz.” sözü ile ilgili olarak Ebu Hureyre’den ve başkalarından gelmiş rivayetler vardır. İleride 60. meselede bu husus gelecektir.1
_____
8. HÜSN-İ HATİME’NİN ALAMETLERİ
25. Hikmeti sonsuz şeriat koyucu hüsn-i hatime’ye delil olarak görülebilecek apaçık birtakım alametler tesbit etmiştir. Yüce Allah lütuf ve ihsanıyla bunları bizim için takdir etmiş bulunmaktadır. Her kim bu hallerden birisi ile ölürse bu onun için bir müjde olur. Hem de nasıl bir müjde:
Birincisi kişinin ölüm esnasında şehadeti söylemesidir. Bu hususta birtakım hadisler vardır:
1. “Her kimin son sözü la ilahe illallah olursa cennete girer.”
Bu hadisi Hakim ve başkaları hasen bir sened ile Muaz’dan rivayet etmişlerdir.
Yine Muaz’dan bir başka rivayet yoluyla şu lafız da gelmiştir: “Ölürken Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığına ve benim Allah’ın Rasûlü olduğuma şehadet eden herbir kimse bunu yakîn ile inanan bir kalb ile söylemiş ise mutlaka Allah o kimseye (günahlarını) bağışlar.”
Hadisi İbn Mace, Ahmed ve başkaları rivayet etmiş olup, İbn Hibban sahih olduğunu belirtmiştir. Bana göre senedi hasendir. Nitekim ben bunu Silsiletu’l-Ahadiysi’s-Sahiha (2278)’da açıklamış bulunuyorum.
Bu hadisin Ebu Hureyre’den gelen ve telkin bahsinde a fıkrasında kaydettiğimiz bir şahidi daha vardır.
2. Talha b. Ubeydullah (r.a)’dan dedi ki:
“Ömer, Talha b. Ubeydullah’ın ağır (hasta) olduğunu gördü. Ona: Ey filanın babası ne oldu sana? Galiba senin amcanın hanımı sana kötülük yaptı ey filanın babası dedi. Talha hayır dedi [ve Ebu Bekir'den övgü ile sözetti]. Ancak ben Rasûlullah (s.a)’dan bir hadis dinledim. Ona bu hadis hakkında o ölene kadar bu hadis hakkında soru sormamı engelleyen tek husus buna güç yetirebileceğim (bir gün gelir sorabileceğim) düşüncesi ben onu şöyle buyururken dinlemiştim: Şüphesiz ki ben bir söz biliyorum ki ölümü sırasında bir kul onu söyleyecek olursa, mutlaka onun sebebiyle rengi parıldar ve Allah onun sıkıntısını açar. (Talha b. Ubeydullah) dedi ki: Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: Ben onun hangi söz olduğunu biliyorum. (Talha) hangisidir diye sordu. Ömer dedi ki: Sen ölüm esnasında amcasına söylemesini emrettiği la ilahe illallah kelimesinden daha büyük bir söz biliyor musun? Talha: Doğru söyledin odur. Allah’a yemin ederim odur dedi.”
Hadisi İmam Ahmed (no: 1384) rivayet etmiş olup, senedi sahihtir. İbn Hibban(2) (Dizgici notu: Kasetten burada 2 nolu bir dipnot verilmiştir fakat ben aşağıda verilen 1 nolu dipnottan başlayarak bu bölümün dipnotlarını yazacağım. Metinden bakılarak düzeltilmesi) buna yakın ifadelerle ve Hakim (I, 350-351)’de rivayet etmiş olup, fazlalık onun rivayetindedir. Hakim: “Buhari ve Müslim’in şartına göre sahihtir” demektedir. Zehebi de bu hususta ona muvafakat etmiştir.
Bu hususta telkin bahsinde zikredilmiş başka hadisler de vardır.
İkinci alamet alnı terleyerek ölmektir. Çünkü Bureyde b. el-Hasib (r.a) şöyle demiştir:
“Horosan’da bulunduğu sırada hasta olan bir kardeşinin ziyaretine gitti. Ölmek üzere olduğunu gördü. Alnının da terlemekte olduğunu gördü. Bunun üzerine şöyle dedi: Allahu ekber! Ben Rasûlullah (s.a)’ı şöyle buyururken dinledim: Mü’minin ölümü alın teri ile olur.”
Hadisi Ahmed (V, 357, 360)’da rivayet etmiş olup ifadeler ona aittir. Nesai (I, 259), Tirmizi (II, 128) -hasen olduğunu belirterek-; İbn Mace (I, 443-444), İbn Hibban (730), Hakim (I, 361), Tayalisi (808) ve el-Hilye adlı eserinde Ebu Nuaym (IX, 223) rivayet etmiş olup, Hakim de şöyle demiştir:
“Hadis Müslim’in şartına göre sahihtir.” Zehebi de bu hususta ona muvafakat etmiştir. Ancak bu hususun böyle olması tartışılabilir bir konudur. Burada bunu sözkonusu etmenin yeri değildir. Özellikle Nesai’nin isnadlarından birisi Buhari’nin şartına göre sahihtir.
Ayrıca Abdullah b. Mesud (r.a)’ın rivayet ettiği hadiste buna şahittir.
Bu hadisi Taberani, el-Evsat ve el-Kebir’de rivayet etmiş olup, ricali sika (güvenilir) ve sahih hadisin ravileridir. Mecmau’z-Zevaid (II, 325)’de olduğu gibi.
Üçüncü alamet: Cuma gecesi ya da cuma gündüz vefat etmek. Çünkü Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Cuma gündüz ya da cuma gece ölen herbir müslümanı muhakkak yüce Allah kabir fitnesinden (azabından) korur.”
Hadisi Ahmed (6582, 6646), el-Fesevi, el-Marife (II, 520)’de Abdullah b. Amr’dan iki rivayet yoluyla, Tirmizi iki rivayet yolundan birisinde rivayet etmişlerdir. Hadisin Enes’den, Cabir b. Abdullah’tan ve başkalarından gelen başka şahidleri de vardır. O halde bu hadis rivayet yollarının toplamı ile hasen ya da sahihtir.1
Dördüncü alamet: Savaş meydanında şehid düşmek. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar Rableri katında diridirler, rızıklanırlar. Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği ile hepsi de sevinç içindedirler ve arkalarından henüz kendilerine katılamayanlara: ‘Onlar için hiçbir korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir’ diye müjdelemek isterler. Onlar Allah’tan bir nimet, bir lütuf ve Allah’ın mü’minlerin ecrini boşa çıkarmayacağı müjdesini de vermek isterler.” (Al-i İmran, 3/169-171)
Bu hususta birtakım hadis-i şerifler de vardır:
1. Şehidin Allah nezdinde altı tane özelliği vardır: Kanının ilk damlası ile birlikte ona mağfiret olunur. Cennetteki yerini görür, kabir azabından korunur, en büyük korkudan yana emin olur. Ona iman süsü giydirilir, huru’l-ıyn ile evlendirilir ve akrabalarından yetmiş kişi hakkında şefaatçi yapılır.”
Hadisi Tirmizi (III, 17)’de rivayet etmiş ve sahih olduğunu belirtmiştir; İbn Mace (II, 184), Ahmed (IV, 131) sahih bir sened ile. Daha sonra (IV, 200)’de Ubade b. es-Samit’in rivayet ettiği bir hadis olarak (IV, 200)’de Kays el-Cüzami’nin rivayet ettiği bir hadis olarak rivayet etmektedir ki her ikisinin de senedi aynı şekilde sahihtir.
2. Peygamber (s.a)’ın ashabından bir adamdan rivayete göre:
“Bir adam ey Allah’ın Rasûlü dedi. Mü’minler ne diye -şehid müstesna- kabirlerinde fitneye maruz kalırlar. Peygamber şöyle buyurdu: Onun (şehidin) başı üzerinde kılıçların parıltısı ona fitne (imtihan ve sual) olarak yeter.”
Hadisi Nesai (I, 289) ve ondan el-Kasım es-Serakusti, Garibu’l-Hadis (II, 165/1)’de rivayet etmiş olup, senedi de sahihtir.
Bir Uyarı:
Kalbinden ihlas ile şehid olmayı isteyen bir kimsenin savaş alanında şehid düşmesi nasib olmasa dahi şehadete nail olacağı umulur. Buna delil Peygamber (s.a)’ın şu buyruğudur: “Her kim samimi olarak Allah’tan şehadeti dileyecek olursa, yatağı üzerinde ölse dahi Allah onu şehidler mertebesine ulaştırır.”
Hadisi Müslim (VI, 49) ve Beyhaki (IX, 169)’da Ebu Hureyre’den rivayet etmişlerdir.
el-Müstedrek (II, 77)’de bu hadise şahidlik edecek başka rivayetlerde vardır.
Beşincisi Allah yolunda gaza ederken ölmek. Bu hususta iki hadis-i şerif vardır:
1. “Sizler kendi aranızda kimi şehid sayıyorsunuz. Ashab: Ey Allah’ın Rasûlü ! Allah yolunda öldürülen kimse şehiddir dediler. Peygamber şöyle buyurdu: Şüphesiz o zaman ümmetimin şehidleri az olur. Ashab: Peki onlar kimlerdir? Ey Allah’ın Rasûlü deyince, şu cevabı verdi: Allah yolunda öldürülen kimse şehiddir. Allah yolunda iken ölen kimse de şehiddir. Taundan ölen kimse şehiddir. Karın hastalıklarından ölen şehiddir. Suda boğularak ölen şehiddir.”
Hadisi Müslim (VI, 51), Ahmed (II, 522)’de Ebu Hureyre’den rivayet etmişlerdir.
Bu konuda Ömer (r.a)’dan gelen bir rivayet Hakim (II, 159) ile el-Beyhaki tarafından da rivayet edilmiştir.
2. Her kim Allah yolunda (evinden) çıkar da ölür ya da öldürülürse o kimse şehiddir. Devesi ya da atı düşürür (boynu kırılır)sa yahut bir yer haşeratı onu sokarsa ya da yatağı üzerinde Allah’ın dilediği herhangi bir şekilde ölürse şüphesiz ki o kimse şehiddir ve muhakkak onun için cennet vardır.”
Hadisi Ebu Davud (I, 391), Hakim (II, 78), Beyhaki (IX, 166)’da Ebu Malik el-Eşari’den diye rivayet etmişler. Hakim sahih olduğunu belirtmiştir. Ancak hadis sadece hasendir.
Daha sonra bunun da yanlış olduğunu ve hadisin gerçekte zayıf olduğunu tesbit ettim. Etraflı bilgi için bk. Silsiletu’l-Ahadiysi’d-Daife, 5360
Altıncı alamet: Taun sebebiyle ölmek. Bu hususta birkaç hadis vardır.
1. Siyrin’in kızı Hafsa’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Enes b. Malik bana dedi ki: Yahya b. Ebi Amra hangi sebebten öldü. Ben: Taun ile dedim. Bunun üzerine şöyle dedi: Rasûlullah (s.a) buyurdu ki:
“Taun her müslüman için bir şehadettir.”
Hadisi Buhari (X, 156-157), Tayalisi (2113), Ahmed (III, 150, 220-223 ve 258-265)’de rivayet etmişlerdir.
2. Aişe (r.anha)’dan rivayete göre o Rasûlullah (s.a)’a tauna dair soru sorulmuş. Allah’ın peygamberi ona şunu bildirmiş:
“O eskiden Allah’ın dilediği kimselerin üzerine gönderdiği bir azab idi. Fakat yüce Allah onu mü’minler için bir rahmet kıldı. Bir kulun bulunduğu beldede taun baş gösterir de o da Allah’ın kendisi için yazdığından başka hiçbir şey asla kendisine isabet etmeyeceğini bilerek ve sabrederek bulunduğu yerde kalmaya devam ederse, mutlaka o kimse için şehidin ecri gibi ecir vardır.”
Hadisi Buhari (X, 157-158), Beyhaki (III, 376), Ahmed (VI, 64, 145, 252)’de rivayet etmişlerdir.
3. “Şehidler ile taun sebebiyle vefat etmiş olanlar getirilir. Taun dolayısıyla ölenler şöyle derler: Biz şehid kimseleriz. Onlara şöyle denilir: Bekleyiniz, eğer onların yaraları şehidlerin yaraları gibi kanı akıyor, kokusu da misk kokusu ise onlar şehidlerdir. Onların bu halde olduklarını görecekler.”
Hadisi İmam Ahmed (IV, 185), Taberani el-Kebir’de (Mecmu’, VI, 55/2)’de Hafız’ın (X, 159)’da belirttiği gibi hasen bir sened ile Utbe b. Abd es-Sülemi (r.a)’dan rivayet etmişlerdir.
Bu hadisin el-İrbad b. Sariye (r.a)’dan gelen bir şahidi de bulunmaktadır. Bunu Nesai (II, 63), Ahmed (IV, 128-129), Taberani (73/2)’de rivayet etmiş olup, yine Hafız (İbn Hacer) bunun hasen olduğunu belirtmekte ise de şahid olarak değerlendirilmesi halinde hasen bir hadistir.
Yine bu hususta Ebu Hureyre’den gelen bir rivayet vardır ki beşinci fıkrada birinci hadis olarak kaydedildi. Ayrıca sekiz ve dokuzuncu fıkrada da gelecektir. Yine Ubade’den böyle bir rivayet olup, onuncu fıkrada gelecektir.
Yedincisi: Karın hastalığıyla ölmektir. Bu hususta iki hadis vardır:
1. “…Ve karın hastalığı ile ölen kimse de şehiddir.”
Hadisi Müslim ve başkaları rivayet etmiş olup “beşinci” alamet sözkonusu edilirken tamamıyla geçmişti.
2. Abdullah b. Yesar’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Ben, Süleyman b. Surad ve Halid b. Urfuta birlikte oturuyorduk. Karın hastalığı dolayısıyla vefat eden bir adamdan sözettiler. Bir de baktım ki her ikisi de onun cenazesinde hazır bulunmak istiyorlar. Biri diğerine şöyle sordu: Rasûlullah (s.a): “Karnı kendisini öldüren (karın hastalığı sebebiyle ölen) bir kimse asla kabrinde azab görmeyecektir.” diye buyurmadı mı? Diğeri evet buyurdu dedi. Bir rivayette de: “Doğru söylüyorsun” diye cevap verdi.
Hadisi Nesai (I, 289), Tirmizi, (II, 160) hasen olduğunu belirterek, İbn Hibban Sahih’inde (no: 728, Mevarid), Tayalisi (1288), Ahmed (IV, 262) -sahih bir sened ile- rivayet etmişlerdir.
8. ve 9. alamet: Boğularak ya da yıkıntı altında kalarak ölmek. Çünkü Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Şehidler beş (türlü)dür. Taun ile ölen, karın hastalığı dolayısıyla ölen, suda boğularak ölen, yıkıntı sahibi (altında kalarak ölen) ve Allah yolunda şehid düşen.”
Hadisi Buhari (VI, 33-34), Müslim (VI, 51), Tirmizi (II, 159), Ahmed (II, 325 ve 533)’de, Ebu Hureyre’den gelen bir rivayet olarak zikretmişlerdir.
Onuncusu kadının yavrusu dolayısı ile lohusa halinde iken ölmesi. Çünkü Ubade b. es-Samit’in rivayet ettiği hadis bunu ifade etmektedir:
“Rasûlullah (s.a) Abdullah b. Revaha’yı ziyaret etti. Yatağında ona yer açınca Peygamber şöyle buyurdu: Sen ümmetimin şehidlerinin kim olduğunu biliyor musun? Hazır bulunanlar: Müslümanın öldürülmesi bir şehadettir dedi. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu: Şüphesiz o takdirde ümmetimin şehidleri pek az olur. Müslümanın öldürülmesi bir şehadettir. Taun (ile ölmesi) bir şehadettir. Cenini karnında iken, cenini sebebiyle kadının ölmesi bir şehadettir. [Çocuğu annesini göbek bağı ile cennete doğru çekecektir.]“
Hadisi Ahmed (IV, 201, V, 323), Darimi (II, 208), Tayalisi (582)’de rivayet etmiş olup senedi sahihtir.
Hadisin ayrıca Müsned’de (IV, 315-317, 328) ile İbn Asakir, Tarih (VIII, 436/2)’de başka rivayet yolları da vardır.
Bu hususta Saffan b. Umeyye’den gelen bir rivayet Darimi, Nesai (I, 289) ile Ahmed (VI, 465-466)’de yer almaktadır.
Ukbe b. Amir’den gelen rivayet ise Nesai (II, 62-63), Buhari, Tarih (III, 1/58)’de yer almaktadır.
Raşid b. Hubeş’den gelen rivayet Ahmed (III, 289)’da yer almakta olup, hadisin senedindeki raviler sikadırlar.
el-Münziri, et-Terğib (II, 201)’de: “Senedi hasendir” demektedir. Tirmizi’nin naklettiği rivayette belirtilen fazlalık da vardır. Bu fazlalık Tayalisi ve Ahmed’in kaydettiği Ubade yoluyla gelen hadiste Taberani’nin kaydettiği Abdullah b. Büsr’den gelen rivayette de vardır. Hadisin ravileri Heysemi (V, 301)’e göre sikadırlar.
Cabir b. Atik’den gelen bir rivayette vardır ki bu hadisin lafzı bundan sonraki paragrafda gelecektir.
11. ve 12. alamet: Yangın ve zatu’l-cenb diye bilinen hastalık sebebiyle ölmek. Bu hususta birtakım hadisler vardır ki bunların en meşhuru Cabir b. Atik’den merfu olarak gelen şu rivayettir:
“Şehidler Allah yolunda öldürülmenin dışında yedi kişidirler: Taun ile ölen şehiddir. Suda boğularak ölen şehiddir. Zatu’l-cenb hastalığı ile ölen şehiddir. Karın hastalığı sebebi ile ölen şehiddir. Yangında ölen şehiddir. Yıkıntı altında kalarak ölen şehiddir. Karnındaki cenin2 sebebi ile ölen kadın da şehiddir.”
Hadisi Malik (I, 232-233), Ebu Davud (II, 26), Nesai (I, 261), İbn Mace (II, 185-186), İbn Hibban, Sahih (1616-Mevarid), Hakim (I, 352), Ahmed (V, 446)’da rivayet etmişler ve Hakim: “Senedi sahihtir” demiş, Zehebi de bu hususta ona muvafakat etmiştir.
Ben bu hadisin metninin sıhhatinde şüphe etmiyorum. Çünkü bu hadisin çoğu daha önce kaydettiğimiz pekçok şahidi de bulunmaktadır.
Taberani (4607)’de Rebi el-Ensari’den yıkıntıyı sözkonusu etmeksizin buna yakın merfu bir rivayet kaydetmektedir.
el-Münziri -ve ona uyarak el-Heysemi (V, 300)- şöyle demektedir: “Hadisin ravileri ile sahih’de ihticac edilmiştir.”
Ahmed (IV, 157)’de, Ukbe b. Amir’den gelen merfu bir rivayeti şu lafızla zikretmektedir:
“Zatu’l-cenb’den ölen kimse şehiddir.”
Senedi şahidler arasında kullanıldığı takdirde hasendir. Bu cümle daha önce beşinci fıkrada kaydettiğimiz Ebu Hureyre hadisinin bazı yollarında zikredilmiştir. Bunu Ahmed (II, 441-442)’de rivayet etmiştir. Hadisin senedinde Muhammed b. İshak vardır. Tedlis yapan bir ravidir ve burada onu anâne (an lafzını kullanarak) ile nakletmiştir. Az önce geçen Cabir b. Atik hadisinde de bu ifade yer almaktadır.
13. alamet: Verem hastalığıyla ölmek. Çünkü Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
“Allah yolunda ölmek bir şehadettir. Lohusa (iken ölmek) bir şehadettir. Yangın (ile ölmek) bir şehadettir. Suda boğularak ölmek bir şehadettir. Verem hastalığı (sonucu ölmek) bir şehadettir. Karın hastalığı (sonucu ölmek) bir şehadettir.”
Mecmau’z-Zevaid (II, 317) ile (V, 301)’de şunları söylemektedir:
“Hadisi Taberani el-Evsat’ta, Selman’dan rivayet etmiştir. Senedinde Mendel b. Ali vardır. Hakkında çok şeyler söylenmiştir. Sika kabul edildiği de olmuştur.”
Derim ki: Fakat daha önce onuncu fıkrada kendisine işaret olunan Raşid b. Hubeyş hadisi bunun lehine şahidlik etmektedir. Burada Ahmed ondan kaydettiği bir rivayette “ve verem hastalığı” fazlalığını zikretmiştir.
Bu rivayetin ravileri sika oldukları söylenmiş ravilerdir. el-Münziri önceden de geçtiği gibi hasen olduğunu belirtmiştir. Yine bu hadisin Mecmau’z-Zevaid’de, Ubade b. es-Samit’ten gelen bir diğer şahidi daha vardır. Üçüncü bir şahidi de Ebu Nuaym’in Ahbaru Asbahan (I, 217-218)’de kaydettiği Aişe (r.anha)’dan gelen hadistir.
14. alamet: Gasbedilmek istenen bir mala karşı savunma yaparken ölmek. Bu hususta birkaç hadis vardır:
1. “Malı uğrunda öldürülen (bir rivayette: haksız yere malı alınmak istenip de çarpışan ve öldürülen) kimse şehiddir.”
Buhari (V, 93), Müslim (I, 87), Ebu Davud (II, 285), Nesai (II, 173), Tirmizi (II, 315) sahih olduğunu belirterek, İbn Mace (II, 123), Ahmed (6816, 6823 ve 6829)’da hepsi de ikinci rivayet ile kaydetmişlerdir. Ancak Buhari ve Müslim birinci rivayetteki gibi zikretmişlerdir. Bu aynı zamanda Nesai, Tirmizi ve Ahmed (6822)’in de bir rivayetidir. Hepsi bunu Abdullah b. Amr’dan nakletmişlerdir. Yalnızca İbn Mace bunu Abdullah b. Ömer’den diye rivayet etmiştir.
Bu hususta Said b. Zeyd’den de gelmiş bir rivayet vardır ki onbeşinci alametten sözedilirken gelecektir.
2. Ebu Hureyre (r.a)’dan dedi ki:
“Bir adam Rasûlullah (s.a)’ın yanına gelerek şöyle dedi: Ey Allah’ın Rasûlü! Ne dersin? Bir adam gelip malımı almak istese (ne yapayım). Peygamber (s.a): Malını ona verme diye buyurdu. Adam: Ya benimle döğüşecek olursa ne dersin. Peygamber: Sen de onunla döğüş diye buyurdu. Adam: Peki ya beni öldürürse görüşün nedir? Peygamber: Sen bir şehidsin diye buyurdu. Adam: Peki ya ben onu öldürürsem ne dersin deyince, Peygamber: O cehennemdedir diye buyurdu.”
Hadisi Müslim (I, 87), Nesai (II, 173), Ahmed (I, 339, 360) bir başka yoluyla ondan rivayet etmişlerdir.
3. Muharik (r.a)’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Bir adam Peygamber (s.a)’a gelerek şöyle dedi: Bir adam gelip benim malımı almak isterse (ne yapayım). Peygamber: O kimseye Allah’ı hatırlat diye buyurdu. Adam: Şâyet Allah’ı hatırlamaz (vazgeçmez)se ne yapayım. Peygamber: Çevrende bulunan müslümanlardan ona karşı sana yardım etmelerini iste diye buyurdu. Adam: Şâyet etrafımda müslümanlardan hiçbir kimse yoksa (ne yapayım). Peygamber: Bu sefer ona karşı yönetim sorumlularının yardımını iste diye buyurdu. Adam: Eğer devlet sorumluları benden uzakta bulunursa [ve benim üzerime gelmekte elini çabuk tutarsa] ne yapayım diye sordu. Peygamber şöyle buyurdu: Sen ahiret şehidlerinden olasıya kadar malın uğrunda çarpış ya da malını koru.”
Hadisi Nesai, Ahmed (V, 294-295)’de rivayet etmiş olup, fazlalık ona aittir. Senedi Müslim’in şartına göre sahihtir.
15. ve 16. alamet: Dini ve canı korumak uğrunda ölmek. Bu hususta iki hadis-i şerif vardır.
1. “Her kim malı uğrunda öldürülürse o kimse şehiddir. Her kim aile halkı uğrunda öldürülürse, o kimse şehiddir. Her kim dini uğrunda öldürülürse o kimse şehiddir. Her kim kanı uğrunda öldürülürse o kimse şehiddir.”
Hadisi Ebu Davud (II, 275), Nesai, Tirmizi (II, 316) sahih olduğunu belirterek, Ahmed (1652 ve 1653), Said b. Zeyd’den diye rivayet etmiş olup, senedi de sahihtir.
2. “Kendisine yapılan haksızlığı önlemek uğrunda öldürülen kişi de şehiddir.”3
Hadisi Nesai (II, 173-174)’de Süveyd b. Mukarrin’den, Ahmed (2780) İbn Abbas’tan rivayet etmiş olup, eğer Sad b. İbrahim b. Abdu’r-Rahman b. Avf ile İbn Abbas arasında inkita (rivayetteki zincir kopukluğu) yoksa senedi sahihtir. Çünkü el-Alai, Camiu’t-Tahsil (s. 180)’de İbnu’l-Medeni’den naklettiğine göre bu zat (Sad b. İbrahim) ashabdan herhangi bir kimseden hadis dinlemiş değildir fakat iki yoldan biri diğerini pekiştirmektedir. Birinci rivayette ise İbn Hibban dışında kimsenin sika kabul etmediği ravi(ler) de bulunmaktadır.
17. alamet: Allah yolunda murabıt iken (sınır koruyuculuğu yaparken) ölmek. Bu hususta iki hadis-i şerif zikredeceğiz:
1. “Bir gün ve bir gece ribat yapmak (İslam devletinin sınır koruyuculuğunu yapmak) bir ay oruç tutup, namaz kılan kimsenin amelinden hayırlıdır. Eğer bu kişi ölürse yaptığı ameli ona yazılmaya devam edilir, rızkı verilir ve o çok fitneci (şeytanın fitnesinden) emin olur.”
Hadisi Müslim (VI, 51), Nesai (II, 63), Tirmizi (III, 18), Hakim (II, 80), Ahmed (V, 440-441)’de Selman el-Farisi’nin rivayet ettiği bir hadis olarak zikretmişlerdir. Taberani de (6179)’de bu hadisi rivayet etmiş olup, ayrıca:
“Ve kıyamet gününde şehid olarak diriltilir.” fazlalığını zikretmektedir.
Fakat Mu’cem (V, 297)’de kaydettiği rivayetin senedinde el-Heysemi’nin tanımadığı kimseler bulunmaktadır. el-Münziri de et-Terğib (II, 150)’de hakkında hiçbir şey söylememektedir.
2. “Her ölenin ameli (ölümü neticesinde) mühürlenir. Ancak Allah yolunda ribat yaparken ölen kimse müstesna. Buna ameli kıyamet gününe kadar arttırılır durulur ve kabir fitnesinden yana emin olur.”
Hadisi Ebu Davud (I, 391), Tirmizi (III, 2)’de sahih olduğunu belirterek rivayet etmişlerdir. Hakim (II, 144), Ahmed (VI, 20)’de (hepsi) Fedale b. Ubeyd’den rivayet etmişlerdir. Hakim:
“Buhari ve Müslim’in şartına göre sahihtir” demiştir.
18. alamet: Salih bir ameli işlerken ölmek. Çünkü Peygamber (s.a) şöyle buyurmaktadır:
“Her kim Allah rızasını umarak la ilahe illallah derken ameli onunla mühürlenirse cennete girer. Her kim Allah rızası için bir gün oruç tutar da onunla ameli mühürlenirse cennete girer, her kim Allah rızasını umarak bir sadaka verir de onunla ameli mühürlenirse cennete girer.”
Ahmed (V, 391)’de Huzeyfe’den şöyle dediğini kaydetmektedir:
“Peygamber (s.a) göğsüme dayanıp şöyle buyurdu ….” diyerek hadisi zikretti, senedi sahihtir.
el-Münziri (II, 61)’de: “Bir sakıncası yoktur” demiştir. Hafız İbn Hacer, Fethu’l-Bari (VI, 43)’de şehadetin sebeblerini ve özelliklerini sözkonusu ederken şunları söylemektedir:
“Ceyyid rivayet yollarından toplam olarak bunların yirmi hasletten fazla olduğunu tesbit ettik.”
Bir uyarı: Buhari Sahih’inde (VI, 89) şöyle bir başlık açmıştır: “Filan şehiddir denilmez babı.” Bu husus insanların çoğunlukla işi önemsemediği konulardan birisidir. Bu sebeble şehid filan… şehid filan der dururlar.”
_____
9. İNSANLARIN ÖLMÜŞ KİMSEDEN ÖVGÜYLE SÖZETMELERİ:
26. En az komşuları arasında kendisini tanıyanlardan olup, salah ve ilim sahibi olan iki kişi dahi olsa sadık müslümanlardan bir topluluğun ölenden hayır ile sözetmeleri -yüce Allah’ın lütfuyla- ölenin cennete girmesini gerektirir. Bu hususta bazı hadis-i şerifler vardır:
1. Enes (r.a)’dan dedi ki: “Peygamber (s.a)’ın yanından bir cenaze geçirildi. Ondan hayır ile sözedildi. [Diller ardı arkasına hayır söyledi], [dediler ki: Bildiğimiz kadarıyla bu kişi Allah'ı ve Rasûlünü seviyordu.] Bunun üzerine Allah’ın peygamberi şöyle buyurdu: Gerekti, gerekti, gerekti. Yine bir cenaze geçirildi. Ondan da kötü bir şekilde sözedildi. [Ardı arkasına diller ondan kötü bir şekilde sözettiler], [ve dediler ki: Bu kişi Allah'ın dininde ne kadar kötü birisi idi]. Bunun üzerine Allah’ın Peygamberi: Gerekti, gerekti, gerekti diye buyurdu. Ömer şöyle sordu: Anam-babam sana feda olsun. Bir cenaze geçirildi, ondan iyilikle sözedildi. Sen gerekti, gerekti, gerekti dedin. Bir başka cenaze daha geçirildi. Ondan kötülükle sözedildi sen yine gerekti, gerekti, gerekti diye buyurdun. (Bu ne demektir). Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu:
“Kendisinden hayırla sözettiğiniz kimseye cennet gerekti, kendisinden kötülükle sözettiğiniz kimseye de cehennem gerekti. [Melekler Allah'ın gökteki şahidleridir.] Sizler de Allah’ın yeryüzündeki şahidlerisiniz. Sizler Allah’ın yeryüzündeki şahidlerisiniz, sizler Allah’ın yeryüzündeki şahidlerisiniz. (Bir başka rivayette şöyle denilmektedir: Mü’minler Allah’ın yeryüzündeki şahidleridir), [şüphesiz Allah'ın Adem oğullarının dilleri aracılığı ile kişideki hayır ve şerri konuşan melekleri vardır.]“
Hadisi Buhari (III, 177-178, V, 192-193), Müslim (III, 53), Nesai (I, 273), Tirmizi (II, 158) sahih olduğunu belirterek, İbn Mace (I, 454), Hakim (I, 377), Tayalisi (2062), Ahmed (III, 179, 186, 197, 211, 245, 281)’de Enes’den gelen çeşitli rivayet yollarından rivayet etmişlerdir. Anlatım Müslim’e aittir. Diğer rivayet İbn Mace’ye aittir. Bir rivayette Ahmed ve Buhari’ye aittir. Sondan bir önceki dışındaki bütün fazlalıklar Ahmed’e aittir. Birinci fazlalık Buhari’ye, son fazlalık da Hakim’e ait olup, bu fazlalığın sahih olduğunu belirtmiş. Zehebi bu hususda ona muvafakat etmiştir. Durum ikisinin dediği gibidir.
Ayrıca Ebu Davud (II, 72), Nesai, İbn Mace ve Tayalisi (2388), Ahmed (II, 261, 466, 470, 498 ve 528)’de Ebu Hureyre’den gelen iki ayrı rivayet yoluyla kaydetmişlerdir. Son fazlalık Nesai’nin ondan naklettiği bir ziyadedir. Senedi de sahihtir. Diğer rivayet yolunun senedi ise hasendir.
2. Ebu’l-Esved ed-Diylî’den şöyle dediği nakledilmiştir:
“Medine’ye vardım. O sırada orada (salgın) bir hastalık başgöstermişti. Dehşetli bir şekilde ölüyorlardı. Ömer b. el-Hattab (r.a)’ın yanında oturdum. Bir cenaze geçti. Ondan hayırla sözedildi. Ömer: Gerekti dedi. Ben ey mü’minlerin emiri gerekti ne demek? Şöyle dedi: Ben de Peygamber (s.a)’ın söylediği gibi söyledim:
“Herhangi bir müslümana hayır ile dört kişi şahitlik edecek olursa, Allah onu cennete koyar. Bizler ya üç kişi diye sorduk. Üç kişi de diye buyurdu. Ya iki kişi diye sorduk. İki kişi de diye buyurdu. Sonra bir kişi hakkında ona soru sormadık.”
Hadisi Buhari, Nesai, Tirmizi -sahih olduğunu belirterek- Beyhaki (IV, 75), Tayalisi (23) ve Ahmed (hadis no: 129 ve 204) rivayet etmişlerdir.
3. “Bir müslüman ölür de ona yakın komşularından dört hane halkı ondan hayırdan başka bir şey bilmediklerine dair lehine şehadet ederlerse mutlaka şanı yüce ve mübarek olan Allah: “Sizin söylediğinizi kabul ettim der yahutta: Şehadetinizi (kabul ettim) ve sizin bilmediğiniz şeyleri de ona bağışladım der.”
Şunu belirtelim ki bu üç hadisin bir arada gösterdiği şudur: Bu şahidlik ashab-ı kiram’a mahsus değildir. Aksine onlardan sonra gelip iman, ilim ve sıdk hususunda onların yolundan giden mü’minler için de böyledir. Hafız İbn Hacer Fethu’l-Bari adlı eserinde bunu kesin bir dille ifade etmiştir. Bu konuda geniş açıklama almak isteyenler onun oradaki açıklamalarına başvurabilirler.
Üçüncü hadiste şehadet edenlerin sayısının dört kişi ile sınırlandırılmasına gelince, göründüğü kadarıyla bu hadis ondan önce zikredilen Ömer (r.a)’ın rivayet ettiği hadisten önce olmuştur. Çünkü orada iki kişinin şahidliği ile yetinilmektedir. Bu hususta dayanak da o olmalıdır.
Hadisler böyle. Günümüzde cenaze namazı akabinde bazı kimselerin kalkıp: “Siz onun hakkında nasıl şahidlikte bulunursunuz. Hakkında hayırla şahidlik ediniz” denilip, böyle diyene salih bir kimsedir yahutta hayır ehlindendir ve benzeri ifadelerle cevap vermelerine gelince, kesinlikle hadisten kastedilen bu değildir. Aksine bu çirkin bir bid’attir. Çünkü böyle bir uygulama selefin yaptığı işlerden değildi. Ayrıca bu şekilde şahidlik edenler çoğunlukla öleni tanıyan kimseler değildir. Hatta bunlar hayırla şehadette bulunmalarını isteyenlerin arzusuna uyarak bildiklerinin aksine dahi şahitlik ederler ve böylesinin ölüye fayda sağlayacağını sanırlar, fayda verecek şahidliğin ancak lehine şahidlikte bulunan kimsenin gerçek haline uyan şahidlik olduğunu da bilmiyorlar. Halbuki birinci hadisteki şu ifadeler bunu açıkça ortaya koymaktadır: “Şüphesiz Allah’ın kişide bulunan hayır ve şerri Ademoğullarının dili ile konuşan melekleri vardır.”
Bunu Ahmed (III, 242), İbn Hibban (749-el-Mevarid) ve Hakim (I, 378)’de rivayet etmişlerdir.
Hakim:
“Hadis Müslim’in şartına göre sahihtir” demiş, Zehebi de bu hususta ona muvafakat etmiştir.
Bu hadisin Ebu Hureyre’den gelen bir şahidi de vardır:
“Onu Ahmed (II, 408)’de nakletmektedir. Hadisin senedinde adı verilmeyen ilim ehlinden bir ravi bulunmaktadır. Bundan rivayeti nakleden kişi ise Abdu’l-Hamid b. Cafer ez-Ziyadi’dir. Buna dair bir tercüme bulamadım.
Bunun Bişr b. Kâb’dan gelen mürsel bir başka şahidi de vardır.
Bunu Fethu’l-Bari (III, 179)’de belirtildiği üzere Ebu Müslim el-Kecci rivayet etmiştir.
Güneş ya da ay tutulması esnasında ölüm:
27. Ay ya da güneş tutulması esnasında herhangi bir kimsenin vefatı sözkonusu olursa, bu özel olarak hiçbir şeye delil değildir. Bunun ölenin büyüklüğüne delalet ettiğine inanmak, Rasûlullah (s.a)’ın oğlu İbrahim (a.s) öldüğü ve güneşin tutulduğu gün iptal ettiği cahiliye hurafelerinden bir hurafedir. Bu vesileyle insanlara bir hutbe irad etmiş, Allah’a hamd-u senada bulunduktan sonra şöyle buyurmuştur: “İmdi ey insanlar! Şüphesiz cahiliye halkı şöyle diyorlardı: Güneş ve ay ancak büyük bir kimsenin ölümü dolayısı ile tutulurlar. Halbuki onların ikisi Allah’ın âyetlerindendir. Herhangi bir kimsenin ölümü dolayısıyla da, hayatı dolayısıyla da tutulmazlar fakat yüce Allah bununla kullarını korkutmaktadır. Sizler bu kabilden bir şey görecek olursanız, tutulma bitinceye kadar, Allah’ı zikretmeye, O’na dua etmeye, O’ndan mağfiret dilemeye koşunuz. Sadaka vermeye, köle azad etmeye, mescidlerde namaz kılmaya sığınınız.”
Bu anlatım benim “küsuf namazı” ile ilgili bir eserde kaydettiğim birtakım hadislerden ortaya çıkardım. O kitabta bu hadislerin rivayet yolları ve lafızları üzerinde açıklamalarda bulundum. Sonra da kitabın sonunda bu rivayetlerin özetini tek bir anlatım halinde kaydettim. Burada kaydettiğim miktar da onun bir parçasıdır.
Bunların tamamı Buhari ve Müslim ile Sünenlerde yer almaktadır.
1 Sahih bir hadistir. Hadisin kaynaklarını Muhammed el-Gazzali’nin Tahric-u Fıkhı’s-Siyre adlı eserde (4. baskı, s. 478) el-Ahadiysu’s-Sahiha, no: 438′de gösterdim. Bundan dolayı bu hadisi Sahihu’l-Camii’s-Sağir ve Ziyadatuhu, no: 5669′da da kaydettim.
2 Bk. el-Ahadiysu’s-Sahiha, 1732 ileride de gelecektir.
3 İfadeler merhum İbnu’l-Kayyim, Zadu’l-Mead, Cenazeler bahsi, I, 197′deki ifadeleridir. Geri kalan bölümleri şöyledir: “Bu tablo zor olup, her iki hali ariflerden (!) birisi bir arada yaşamak zor bir hal aldığından oğlunun öldüğü günü gülmeye başlamış. Ona sen bu halde gülüyor musun denilince; “Şüphesiz Allah bir hüküm takdir etti. Ben de O’nun hükmüne razı olmak istedim.” Bu husus ilim ehlinden bir topluluk için içinden çıkılamaz bir hal aldığından şöyle demişlerdir: Rasûlullah (s.a) oğlu İbrahim’in öldüğü günü nasıl ağlayabilir. Halbuki o Allah’ın yarattıkları arasında Allah’tan en çok razı olan bir kimsedir. Diğer taraftan böyle bir arif nasıl olur da gülecek kadar rıza makamında ileri gidebilir. Ben Şeyhu’l-İslam İbn Teymiye’yi şöyle derken dinledim: Peygamberimizin gösterdiği yol böyle bir arifin gösterdiği yoldan daha mükemmel idi. Çünkü o ubudiyete hakkını vermişti. O bakımdan kalbinde hem Allah’ın hükmüne karşı rıza, hem de çocuğa karşı şefkat, merhamet ve rikkat bir anlamda bulunmuştu. Bundan ötürü Allah’a hamdetti, O’nun hükmüne razı oldu. Merhamet ve şefkatinden dolayı da ağladı. Şefkati onu ağlatırken, yüce Allah’a ubudiyeti ve Allah’a olan sevgisi ise kaderine rıza göstermeye ve hamdetmeye itmiştir. Sözü edilen bu arifin kalbi ise her iki hususu bir arada taşıyamamış ve onun batını her iki hali müşahede edecek kadar genişleyememiştir. Bundan dolayı rıza yoluyla ubudiyet onu şefkat ve merhamet yoluyla ubudiyet etmekten alıkoymuştur.”
1 Hadis kendisinden önceki rivayet sebebiyle ve onyedinci meselenin sonunda gelecek olan Aişe (r.anha)’ın rivayet ettiği hadis dolayısıyla sahih bir hadistir.
2 Yani yemin eden iki şahidin yalan söylemekle, şahidliği gizlemekle, yahut hainlik ederek kendilerine güvenildiği bir halde terikeden bir şeyler saklamakla yemin eden bu iki şahidin bir günahı kazandıkları tesbit edilecek olursa, yapılması gereken yahutta ifkak-ı hak için yapılacak olan şudur: Mirasçılardan yemin etmeleri istenecek. Böylece ölenin yakınlarından ve ona mirasçı olanlardan başka iki erkek bunların yerine geçecek çünkü onlar diğerlerinin böyle bir günah ve suç işlemeleri sebebiyle kendilerine hainlik edildiğinden ötürü buna hak kazanmış oluyorlar. “Tefsiru’l-Menar”de böyle açıklanmaktadır. Bahsin tamamını görmek için VII, 222′ye bakınız.
3 Neshedici Kur’ân-ı Kerim’dir. Sünnet ancak belirttiğimiz gibi bunu beyan etmektedir. Nitekim Peygamber (s.a)’ın hutbesinden açıkça anlaşılan da budur. Halbuki çoğu kimse -buna muhalif olarak- neshedicinin hadis olduğunu zannetmektedir. Diğer taraftan bazı çağdaşlar bunu istismar ederek hadisin ahad bir hadis olduğunu ve dolayısıyla Kur’ân’ı nesh edemeyeceğini iddia etmeye kalkışmışlardır. Böyle bir iddia bizatihi batıldır. Çünkü sahih olan ahad hadisin Kur’ân’ı neshettiğidir. Fakat bu mesele ile ilgili doğru cevabı görmüş bulunuyoruz. O da şudur: Burada neshedici Kur’ân-ı Kerim’dir. Neshedicinin hadis olduğunu kabul etsek dahi bu ittifakla neshedici olmaya elverişlidir. Çünkü bütün ilim adamları bu hadisi kabul ile karşılamışlardır. Üstelik bu mütevatir bir hadistir. Nitekim hadisin sünneti toplayan eserlerde ve müsnedlerde dağınık bir şekilde bulunan pekçok rivayet yolunu bilen bir kimse bunu kabul eder. Bütün bu rivayetleri tahriç edip onlar ile ilgili açıklamaları ayrı bir risalede (cüzde) tahkik etme muvaffakiyetine nail olacağımızı ümid ederiz.
Daha sonra bu hadisin rivayet yollarını topladım ve bunların tahricini İrvau’l-Galil, 16′da gösterdim. Hadisin sekiz sahabiden gelen ondan fazla rivayet yolu olduğunu gördüm. Bu rivayet yollarının kimi sahihtir, kimi hasendir, kimisi de zayıflığı (başka bir yolla) telafi edilebilecek türdendir.
1 Bunun Muaz b. Cebel’in rivayet ettiği bir hadiste bir tanığı bulunmaktadır. Senedi İrvau’l-Ğalil, 679′da açıkladığım üzere hasendir. İleride bu hadisin lafzı 25. meselede hüsn-i hatime’nin alametlerini sözkonusu ederken gelecektir.
1 Bu hadisin İbn Abbas tarafından rivayet edilen bir şahidi daha vardır. Bunu Taberani, el-Mu’cem el-Kebir (k. 156/2)’de zayıf bir sened ile rivayet etmiştir.
2 İleride tahkiki geleceği üzere bu husustaki icma sahih olarak nakledilmiş değildir.
3 Maksat borcunun ödenmesi için oğluna yaptığı vasiyettir. Onun buna dair hadisi birinci bölüm, 4. meselede görülebilir.
4 Elimizdeki baskıda köşeli parantez kapatılmamıştır. Biz tahmini olarak kapattık. (Çeviren)
5 Daha sonra bu hadisin rivayet yollarını ayrı bir cüzde toplayıp, ona “Hutbetu’l-Hace” adını verdim. Basılmış bulunmaktadır.
6 Şevkani, IV, 21′de İbn Mace’ye de nisbet etmiştir. Ancak bu bir yanılmadır. Ben oldukça araştırmakla birlikte bu hadisi İbn Mace’de bulamadım. el-Mizzi de “et-Tuhfe”de bunu zikretmediği gibi, Nablusi de “ez-Zehair” adlı eserinde zikretmiş değildir. Eğer İbn Mace’de bu hadis yer alsaydı, el-Münziri bu hadisi ona nisbet eder. Heysemi de bu hadisi ayrıca Mecmau’z-Zevaid’de kaydetmezdi. Nitekim bu şerefli ilimle uğraşanlar nezdinde bu bilinen bir husustur.
1 İmam Beğavi, Şerhu’s-Sünne, V, 451′de şunları söylemektedir: “Bununla şanı yüce Allah’ın yaptığı kasemi (yemini) gereğini yerine getireceği miktarı kastetmektedir. O da yüce Allah’ın: “Şüphe yok ki aranızda oraya uğramayacak hiç kimse yoktur.” (Meryem, 19/71) diye buyurmaktadır. Kişi oraya uğrayıp, geçip gittikten sonra yüce Allah’ın yemini de yerini bulmuş olur.”
1 Umdetu’l-Kari, IV, 79
2 İbn Teymiye’nin açıklamaları için bk. Mecmuatu’r-Resail el-Muniriyye, II, 209; İbnu’l-Kayyim, Tehzibu’s-Sünen, IV, 290-293
3 Peygamber (s.a)’a uyarak sakal koyvermenin aslı ise açıkça bilindiği gibi vacib bir sünnettir. Çoğu kimse bu sünneti yerine getirmekte kusurlu davranmaktadır. Bk. Adab-u Zifaf, s. 207-213, yeni baskı
1 Geçen bu açıklamalardan günümüzde bazı yerlerde insanların: “Filanın ruhuna fatiha” demelerinin sözü geçen sünnete muhalif olduğu açıkça görülmektedir ve bu şüphesiz ki bir bid’attir. Özellikle sahih olan görüşe göre kıraat ölülere ulaşmaz. Yüce Allah’ın izniyle ileride açıklaması gelecektir.
1 Bk. Tuhfetu’l-Ahvezi ile el-Mişkat (1367)
2 en-Nihaye’de şunları söylemektedir: “Kadın karnında yavrusu bulunduğu halde ölürse demektir. Bakire olarak ölendir diye de söylenmiştir. Çünkü “el-cum’” mecmu (toplanan şey) anlamındadır… Yani eğer kadın kendisinden ayrılmayan hamilelik ya da bekaret ile bulunan bir şey ile birlikte (bu halde) ölürse… demektir.”
Derim ki burada maksat kesinlikle hamileliktir. Buna delil ise onuncu alamette geçen “hamile olduğu çocuğu onu öldürürse” lafzının zikredildiği hadisi şeriftir.
3 Derim ki: Bu hadis bu mutlak ifadesiyle birinci hadiste ve diğerlerinde sözkonusu edilen dört türü de kapsamına alır.